Yaşamında dogmalarla yetinmeyi kabullenmiş kişilerin düşüncelerini ciddiye almak cahilliktir. İttihat ve Terakki suçlamasına CHP ve MHP'nin verdiği tepki bu nedenle gülünç. 1980 sonrası iktidarların gölgesinde palazlanan arabesk sermayenin...

Yaşamında dogmalarla yetinmeyi kabullenmiş kişilerin düşüncelerini ciddiye almak cahilliktir. İttihat ve Terakki suçlamasına CHP ve MHP’nin verdiği tepki bu nedenle gülünç. 1980 sonrası iktidarların gölgesinde palazlanan arabesk sermayenin liberal kanadı, ulusalcıları yerme amacıyla kullandıkları “ittihatçı kafalar” söyleminin perde arkasında yatan gerçek; Cumhuriyet’e, devrimlere ve Mustafa Kemal’e dolaylı yoldan sövmektir. Oysa Cumhuriyet tarihimizin en anlamlı sayfalarında hep ittihatçılar vardır ve kurtuluşun gerçek kahramanıdırlar.

Estetik, siyasi, felsefi ve kültürel akımlar doğarlar, büyürler ve güncelliklerini kaybederek ölürler. İttihat ve Terakki için durum biraz farklıdır. Yok oluşun temelinde İstiklal Mahkemeleri ve devrin hükümetinin baskıcı tutumu vardır. Konu eski pehlivan tefrikalarından uzun ve karmaşıktır. Ama kısaca şu bilgileri eklemekte yarar var.

1908 gerici ayaklanmasında, II. Abdülhamit’in devrilmesinde, Enver Paşa’nın “oldu-bitti”yle I. Dünya Savaşına girişinde 1889’da kurulan İttihat ve Terakki’nin parmağı vardır. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ardından ittihatçı avı başlamıştır. Enver, Talat ve Cemal Paşalar İstanbul’dan kaçarlar. İktidarda artık Damat Ferit ve Hürriyet ve İtilaf Partisi vardır. Düşmanın ayak sesleri ve Anadolu’nun işgali Padişah Vahdettin tarafından ve saray dışında büyük endişeyle karşılanır. 6 Kasım 1918’de İzmirli yurtseverler “İzmir Müdafaa-i Hukuk” cemiyetini kurarlar. Benzer cemiyetler hızla Anadolu’da yayılır. Artık İttihat ve Terakki örgütleri Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine dönüşmüşlerdir. Müdafaa-i Hukuk dernekleri içinde örgütlenmeye öncülük edenler, ulusal kurtuluş hareketini başlatan kadronun çekirdeğini oluşturanlar eski ittihatçılar oldu.

Hürriyet ve İtilaf Partisi; işgal güçlerini dost ilan edip, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının katlini vacip sayan şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin ve İskilip’li Atıf Hoca’nın fetvalarını uçaklarla Anadolu semalarına bıraktılar. Anzavur Ahmet emrindeki kuvvetlerle Kuva-yi milliye’ye saldırması ve iç isyanlar; kurtuluş mücadelesi verenlere karşı, bu partinin yaptıklarının küçük bir bölümüdür.

Ne yazık ki, esas ittihatçı avı İçişleri Bakanı Recep Peker ve Başbakan İnönü zamanında yapıldı. Devrim artık kendi çocuklarını da yemeye başlamıştı. İzmir suikastı ve doğudaki Şeyh Sait ayaklanmaları bahane edilerek Takrir-i Sükun Kanunu yürürlüğe sokulur. Aliler mahkemesi denilen İstiklal Mahkemeleri’nde öncü olan tüm ittihatçılar yargılanır. Amaç yeni kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’ni kapatmaktır. Başkan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rafet Bele de yargılananlar arasındadır ve kıl payı ölümden kurtulurlar. Hulusi Turgut ve İsmail Canbolat aldıkları 10’ar yıllık mahkumiyeti onursuzluk olarak görürler. Ali Fuat Cebesoy’un ikazına rağmen karara itiraz ederler. Mahkeme itirazı yerinde görür, öğleden sonra karar idam olarak değişir ve gece infaz gerçekleştirilir.

Bu kadar bilgilerle “İttihat ve Terakki’yi kim öldürdü” sorusuna ışık tutmak yetmez. Ancak; katilin veya katillerin, dogmalarla yaşayan ve dedelerinin anlattıklarını doğru sayanlar olduğunu düşünebiliriz. Geçmişe saygıda kusur etmek ayıptır. Dursunbey, Şahinbey, Saimbey, Tufanbeyli, Cihanbeyli gibi Anadolu’da ilçe adıyla ve saygıyla yaşatılanlar da İttihatçıydılar.

Bilgisine güvendiğim sevgili Dinç Akal ağabeye soruyorum, yanılıyor muyum? Lütfen ses verin…