DEĞERLİ okurlar. 21 Ağustos'ta 75 yaşımı doldurup, 76'dan gün almaya başladım. Yani. Bir asrın üç çeyreğini bitirdim. Bir asrı tamamlamak için bir çeyrek kaldı. Aslında bir ömür denen şey, 75 hatta 100 yıl bile olsa, evrensel...

DEĞERLİ

okurlar.
21 Ağustos'ta 75 yaşımı doldurup, 76’dan gün almaya başladım.
Yani.
Bir asrın üç çeyreğini bitirdim.
Bir asrı tamamlamak için bir çeyrek kaldı.
Aslında bir ömür denen şey, 75 hatta 100 yıl bile olsa, evrensel boyutu bırakın, yaşadığımız dünyada bile, bir ömür denen şeyin çok kısa bir süre olduğunu, benim yaşlarıma geldiğinizde çok daha iyi anlayacaksınız.
Hangi yaşta olursanız olun, geçmişi düşündüğünüzde, geçen senelerin dün gibi olduğunu, ileri yaşlara geldiğinizde de, neredeyse dün bir, bugün bir ömrün bitmek üzere olduğunu göreceksiniz.
Bunda ne var demeyin.
Bunda çok şey var.
Bir kuşak geliyor, bir kuşak gidiyor.
Ben dedemi tanıyorum, dedemin babasını tanımıyorum.
Şimdi ben de dede oldum.
Torunlarımın çocuklarının beni tanıyacaklarını hatta ismimi dahi bileceklerini sanmıyorum.
"Çok şey olan ne?" dediğinizi duyar gibiyim.
Sol öğretide "Tarihin çarkları geriye dönmez” diye bir söz vardı.
Bu söz iflas etmiş durumda.
Tarihin çarkları İran’da ters yüz oldu.
Türkiye’de de geri vitesine takmış durumda.
Bizim kuşak vatan-millet sevgisiyle sarmaş dolaş bir biçimde yetişti.
Bu kadar çok yobaz ve de vatan ve millet haini, nasıl bu kadar kök budak salıp, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını zehirli sarmaşık gibi sarıp sarmalayabildi?
Bundan yüz yıldan fazla bir süre önce rahmetli İsmet İnönü bakın ne demiş:
"Hiç bir ülke yoktur ki, kendi içinden bizimki kadar hain yetiştirebilsin."
Rahmetlinin ne kadar doğru söylediğini ancak 15 Temmuz'da anlayabildik!
Tarihimiz hep hamasetle dolu.
İhanetlerden söz edilmiyor.
Kahramanlıklar üzerine toplum motive edilmeye çalışıldığı halde, bu kadar çok hain olduğuna göre, ya ihanetler ve hainlikler doğru dürüst anlatılmış olsaydı, nice olurdu halimiz?
Belki de, hainlerin ve de hainliklerin de olduğunu doğru dürüst öğrenmiş olsaydık, bu ülkeyi ve bu ülke insanını sevenler, hainlere ve hainliklere karşı çok daha dikkatli olur, bu kadar kolay, herkese inanma aymazlığı içine girmezdik.
Bize, kurtuluş savaşında bile isyanlar, asker kaçakları, dağlara çıkıp eşkıyalık yapan, hatta askere gidip savaşanların malına, mülküne, arazisine konan hainlerden hiç söz edilmedi.
PKK, THKP-C, DEAŞ, Hizbullah, FETÖ ve diğer terör örgütlerinin de Türkiye’de taban bulabiliyor ve bunca rezil eyleme imza atabiliyor ve bu ülkede sempatizanları da bulunabiliyorsa, bu ülkede nasıl bir eğitim sürdürüldüğünü ve bu hainlerin, hangi hücrelerde nasıl yetiştirildiklerini bizim gibi saftiriklerin anlaması mümkün değil.
Eğer

bir toplum, dogmalara yelken açmış, bu dünyadan çok, öbür dünya ütopyasına göre yetiştirilip bilim olabildiğince ötelenip, Allah, din, kitap sözleriyle insanlar rahatlıkla kandırılıp, canlı bomba haline bile getirilebiliyor, kendi din kardeşini dahi "Ya Allah, Bismillah, Allah-u Ekber" sloganlarıyla saldırıp öldürebiliyorsa, bu ülkenin eğitim sistemi iflas etmiş demektir.
Kapanma, türban, hatta kara çarşaf modaya dönüştü.
Kuran'da sadece 'Edep yerlerinizi örtün' diyor.
İnsanın edep yeri saçı olabilir mi?
Siyasetin tepesinde, devletin en önemli görevlerinde yer alan büyüklerimizin eşlerinin çoğunun başı kapalı.
Bu kapanma bize özgü bir kapanma olsa diyecek sözümüz olamaz.
Hepimizin sülalesinde başını örten var.
Başörtüsü başka, türbansa bir simge.
Bu da özgürlük adına yapılmakta.
Ve bununla da toplum olarak övünüyoruz.
Övüncümüz, şekilci olmamamız ve her tür inanca saygılı olma becerisine sahip olmamız gerektiği söyleniyor.
İnsanın bir inanç sahibi olabilmesi için, bilgili olması gerekir.
Bilgiden yoksun, sadece bir meslek edinmiş, hitabet konusunda zirveye çıkmışlardan oluşmuş beyinlerin, bu ülkeyi ve bu ülke insanını tarihin hangi karanlık dehlizlerine taşıyabileceklerini maalesef 15 Temmuz rezilliğinde gördük.
Bu rezilliğin mimarlarını, mühendislerini, işçilerini, seyircilerini, bunları alkışlayıp göklere çıkaranları şöyle bir ele alıp incelediğimizde, neredeyse tüm bu rezilliklerden topyekün hepimiz sorumluyuz.
Bu suçtan ve bu rezil çarkın geriye değil ileriye dönmesi için, hep birlikte omuz vermemiz gerekiyor.
Tabii burada önemli olan.
Neye ve kime omuz vermemiz gerektiği konusu.
Maalesef, gönül rahatlığıyla ve bütün özverimizle omuz vereceğimiz ne bir birey, ne de bir güçlü yapı var.
Ne mi yapabiliriz?
Eğer, size bir siyasi yapıyı ya da bir lideri önermeye kalkarak işin içinden sıyrılmaya çalışıp, bir kesimin övgüsünü kazanma ilkelliği içine girmeyip, gerçeği söylemem gerekirse, yıllarca siyasetle uğraşmış, siyaset yazmış ve yorumlamaya çalışmış birisi olarak söylüyorum.
Vallahi benim aklıma gelen bir şey yok.
Benim artık siyasetçileri bırakın kimseye güvenim kalmadı.
Sizin aklınıza gelen bir şey varsa lütfen bana bildirin.
Herkes, körü körüne bir yapının ya da bir kişinin ipine tutunmuş, ya bir yerlere gelmenin ya da bir yerlere gelenleri alkışlamanın ince hesabı içinde.
Tıpkı futbol takımlarını tutan fanatikler gibi.
Hani diyorlar ya "Ölmeye, ölmeye geldik!" diye...
İşte tam böyle bir şey!