BİLİRSİNİZ, bazı meyveler boyut olarak gerekli büyüklüğe ulaşmasına rağmen hamdırlar. Örneğin, Cennet Hurması ya da Trabzon Hurması (bölgemizde Japon Elması denir ki gerçeği budur, bitki Japon kökenlidir!) kıvamını bulmuş hacmi ve...

BİLİRSİNİZ

, bazı meyveler boyut olarak gerekli büyüklüğe ulaşmasına rağmen hamdırlar. Örneğin, Cennet Hurması ya da Trabzon Hurması (bölgemizde Japon Elması denir ki gerçeği budur, bitki Japon kökenlidir!) kıvamını bulmuş hacmi ve parlak görüntüsü ile çok albenilidir. Ama tam olgunluğa erişmeden yediğinizde ağzınızda oluşan kekremsi, buruk tat sizi düş kırıklığına uğratır…
Meyve, köklerinden gelen can suyu ile yeterince hemhal olmalıdır. Belli bir olgunluğa oradan aldığı besinle ulaşmalıdır. Aksi takdirde erken hasat edilip, örneğin avokado ya da muz gibi raflarda olmaya bırakıldığında hiçbir zaman kıvamını bulmaz. O çiğliğini hep korur…
Çiğ… Pişmemiş, olmamış ne denilirse denilsin, çiğ olarak yapılan bir servis sofranın tadını bozar. İşin kötüsü, tatmadan da anlaşılmaz. Sürekli aynı tabldottan yiyenler de, kıvamına ulaşmış olanıyla karşılaşmadıkları sürece bazen çiğ olanı anlayamazlar.
Bir de kültür yetiştiriciliği vardır. Kendiliğinden yetiştirilen bitkilere karşı, uygun besi ortamlarında insanlar tarafından çoğaltılma yöntemidir bu. Dozu ayarlayamazsan tuhaf bir bitki çıkar ortaya. Renksiz, kokusuz, tatsız; Alanya tanımıyla “nem neşkir” (Arapça: nem kokan, çiğ) bi şey…
İnsanda da böyledir… Kişi, içinde yetiştiği kültürün çok dışındaki bir başkasıyla, yaşamın diğer bölümünde karşılaşırsa “kültür şoku” yaşar, diyor bilim insanı. Sonradan edindiği, etkilendiği kültür ile geçmişi arasında bocalar, kişiliğini oturtamaz; ta ki onu barındıracak bir besiyeri bulana kadar, diye ekleyerek…
Kendinden menkul kıymetleriyle, bir Abdurrahman Çelebi olarak nüfuz ettiği o beslenme ortamı korunaklı bölgesidir artık. Bir değer olmadığı halde, insanların kolayca yüceltilebildiği bir çevrede top koşturuyorsa hele, tatmini sonsuzdur. O alanı tapulu mülkü gördüğü için gelebilecek her eleştiriyi kendisine yöneltilmiş zanneder. Verebileceği yanıt muhbirlik, ispiyonculuk, kışkırtıcılık karışımı bir şeydir.
Ham meyvenin etkileşim alanı o dar, korunaklı bölge olduğu için etrafında olup bitenden habersizdir, daha doğrusu umarsızdır çevreye karşı. Beslenme alanı o kadar dardır ki onu korumak, oraya yaslanarak atış yapmak için kaskatı, donuk bir duruş sergiler. Hubris Sendromu’nun, kibirliliğin tüm belirtilerini o alandaki varlığını koruma adına taşır.
Egemen siyasi düşüncenin değirmenine su taşır. O siyasi görüş ile olan flörtü, tribünlerine oynayışı onun ilkelerini, politikalarını desteklediği anlamına gelmez. İktidarın baskıcı gücü onun da sığınma alanıdır, atış yapmak için kullandığı sütre gerisidir, güvenli alanıdır. O da, halk dalkavukluğunu sıkça dener. Ama üstüne eğreti duran seçkinci tavrıyla, verdiği mesajların çelişkisini göremez.
Ham meyveden, çiğ olanından kimseye zarar gelmez; raflarda durması şartıyla. Ama henüz olgunlaşmadan piyasaya sürülürse, iddialı bir ürün olarak değer bulma ve de değer yaratma çabaları içinde adlandırılırsa o pazara zarar verir. Halel getirir…
Dalında olgunlaşan meyve çok lezzetlidir. Ama bazen olgunlaştığı zannedilen besin “kavız” çıkar. Meyvenin içi tutmaz olgunlaşmaz, bomboştur. Anadolu’da buna “kapçık” da denir. İşte o zaman fena; atarsın çöpe gider…