Şimdi bizim Ahmet Uğurlu'yla manarlarımızın olduğu yere gelince oradaki orman bekçisinin derme çatma yazlık kulübesinde Hüseyin Karaca'yla bir arkadaşına rastladık. Onlarda kopaylarını almışlar oralara kadar motorsikletle tavşan...

Şimdi bizim Ahmet Uğurlu’yla manarlarımızın olduğu yere gelince oradaki orman bekçisinin derme çatma yazlık kulübesinde Hüseyin Karaca’yla bir arkadaşına rastladık. Onlarda kopaylarını almışlar oralara kadar motorsikletle tavşan avlamaya çıkmışlardı. Hoşbeşledikten sonra o derme çatma kulübede gecelemelerinin zor olacağını bizle gelip Semerci’nin manarında birlikte kalabileceklerini söyledim. Onlarda kabul edince hep beraber Semerci’nin manarında toplandık. Hüseyin Karaca vurdukları tavşanı çardakta, alacakaranlıkta soyup temizledi. Onu suya ıslattık. Daha buralarda eyleneceğimize göre tavşanı yarında yiyebiliriz bu gece bizim Alanya’dan getirdiğimiz bir koca tencere paça çorbasını bitirelim belki bozulabilir dedik. Ben elimi yüzümü yıkarken Hacı çorbayı ocakta yanan ateşin aydınlığının müsaade ettiği kadar ısıtıp ortaya servis etmişti bile. Bu arada bende sofraya oturunca büyük bir iştahla çorbaya saldıran Hüseyin Karaca, Baba dedi yengem paça çorbasına kuru üzümde mi koyar. Hüseyin çorbada üzüm mü olur dedim. Ne bileyim dedi Hüseyin. Ağzıma attığım her kaşıkta üzüme benzer bir şeyler geliyor. Avcı montumun yan cebindeki devamlı taşıdığım cep fenerimi çıkarıp ortada duran tencereye tutunca gördüğüm manzara tuhaftı. Dağın ne kadar kocaman, yeşil gövdeli, iri karasineği varsa bizim çorba tenceresindeydi. Arabayı parkeden Kerim camlardan birini kapatmayı unutmuştu. O engebeli arazide araba seyrederken tencerenin kapağı yerinden kaymış, hafif aralanmıştı. Et kokusuna tencereye üşüşen yeşil gövdeli koca sineklerde geldikleri gibi tencerede boğulmuşlar, her biri bir bakla iriliğinde şişmişti. Hüseyin’in kuru üzüm sandığı bunlardı. Olan olmuştu yapacak bir şey yoktu. Tencereyi aşağı attık. Çardakta ıslanmakta olan tavşanı ızgara yapıp yedik. Hüseyin hala beni her gördüğünde bana paça çorbası diye sinek çorbasını yedirdiniz, karnımı doyurdunuz benim tavşanı da kendiniz yediniz diyip olayı hatırlatır. Sabah kalkıp Hüseyin ve arkadaşıyla vedalaşıp biz yine vurduk Akdağ’ın dibine. Mehmet, Kerim, Hacı bir koldan, Sülo’yla bende başka bir koldan yine Duvar Çukuru’na yürüdük. Sülo’yla Baskıbeli’ne çıkarken en son doğaya direnmekte ısrar eden karaçamın dibinde gördüğüm ilk yıllardan berim özlemini çektiğim ayı güllerine rastladım. Sülo dedim av kalsın. Şu güzelliği bir güzel içimize sindirelim. Ayı gülü laleden biraz daha iri, gül yapraklarının üstünde aklınıza gelen her rengi çok uyumlu bir şekilde gözler önüne seren çok güzel bir çiçektir. Yaprakları ve çiçekleri ipek gibi çok yumuşak ve çok nazlıdır. Koparmaya gerek yok dokunulduğu an küser buruşur. Ama bu güzel çiçek çok yaygın değildir. Torosların ağacımsı bitki örtüsünün bittiği en son ağaçların dibinde yarı gölgelik yerlerde bulunur, bulunduğu yerde ölür ve bir yıl sonra orada tekrar dirilir.
DEVAM EDECEK