Kendimi kötü hissettiğim günlerden biri...
Tatsız ve moralsizim... Uykusuz ve de yorgun...
Hava da ağır mı ağır, sıcak mı sıcak...
Ayaklarım da ağırlaşan gövdemin ayırdında... O da isyan ediyor...
Evde uzanmış yatarken telefonum çalıyor...
Arayan bir dost...
Dost; “Dim Çayı’nda öğle yemeği yemeyi...” öneriyor...
Nazlanıp, niyazlanıyorum ama dünyalar iyisi bu insanı da kıramıyorum... Ahlaya, puflaya biniyorum arabasına...
Haza insan, haza İstanbul Beyefendisi olan Dost, beni üzen olayları bildiği için kafamı dağıtmaya çalışıyor... Yol boyu, “Siz bu türküyü seversiniz... Şu türküde ben hep sizi anımsarım...” deyip, peş peşe kaset üzerine kaset değiştiriyor...
Dostun sıcaklığına, içten tavırlarına ve ilgisine karşılık vermek istiyorum ama kafam o kadar karışık ki iki sözcüğü bir araya getirip, konuşamıyorum...
Bir süre sonra, artık O da konuşmuyor... Sanırım kasvetim ona da bulaşıyor... Hatta kim bilir; belki de, beni davet ettiğine, edeceğine pişman oluyor...
… …
Arabanın stop etmesiyle birlikte, geldiğimizi ve artık inmemiz gerektiğini anlayıp, arabadan iniyorum.
Bir esinti yalıyor yüzümü... Ayılır gibi oluyorum... Sonra da, (benim için) dünyanın en güzel sesi olan, “Su sesi” yalıyor kulaklarımı... Buraya gelmeden önce, beni zor taşıyan ayaklarıma can geliyor birden...
Çayın üzerindeki tahta köprüden, on sekizlik delikanlılar gibi seke seke karşıya geçiyorum...
Çay üzerindeki sallardan birine yerleşiyoruz... Çoraplarımı çıkarıp, ayaklarımı suya sokuyorum... Ellerime su alıp yüzüme çarpıyorum...
Kuşlar cıvıldaşıyor karşıki ağaçlarda...
Boş çuval gibi hissettiğim vücuduma yavaş yavaş enerji doluyor sanki... Çökmüş omuzlarım diriliyor... Gerilmiş sinirlerim, kaslarım gevşiyor... Ruhum huzur buluyor...
Islık çalmak, hafiften bir efe türküsü mırıldanmak geçiyor içimden... Tılsım bozulur diye korkuyorum...
Dosta sessizliğin dayanılmaz güzelliğini” anlatıyorum... Suyun, özellikle de akan suyun görüntüsünün güzelliğinden, su sesinin dinlendirici özelliğinden söz ediyorum...
Yol boyunca iki kelimeyi bir araya getirip konuşamayan ben; burada bu güzellikler arasında coştukça coşuyor, açıldıkça açılıyor, felsefe üzerine felsefe yapıyorum...
“...Dinle...” diyorum... “Dinle... çağlayanın sesine karışan, kuş cıvıltılarının, ağustos böceklerinin seslerini dinle...”
Dost, şaşkın gözlerle, konuşmadan beni izliyor... Belli ki bir insanın ruh halinin bu kadar kısa bir süre içerisinde, “Nasıl olup da böyle değişebildiğini” algılamaya çalışıyor...
Garsona yiyecek ve içecek siparişlerimizi veriyoruz...
Dost, “Ben kola içerim...” deyince, “Ben de” diyorum...
Bir esinti yalıyor yüzümü... Düğmeleri açık gömleğimden içeri giriyor... Tatlı tatlı ürperiyorum...
Garsonun arkasında sesleniyorum... “Vazgeçtim... bana bir duble rakı getir!...”
Arkama yaslanıp, gözlerimi kapatıyorum...
Sevdiklerimi düşlüyorum... Sevdalarımı... Umutlarımı... Yaşadığım acıları, sevinçleri... Uğradığım ihanetleri...
Rahmetli annem ve babam geliyor gözlerimin önüne... Ne kadar da çok severlerdi su sesini... Kuş seslerini... Doğayı... Ve de sessizliği...
Evet sessizliği... İnsana huzur veren, şu müthiş ortamı...
… …
Garsonumuz, siparişlerimizi getiriyor...
Dosta; “Ne iyi ettik de geldik!... Ne iyi ettin de ‘Israr’ ettin!” diyorum... “Bu sessizlik var ya, bu sessizlik... Buradaki güzelliklerin içinde en güzeli, işte bu sessizlik!” diyorum...
Gülüyor dost...
Kadehlerimizi tokuşturuyoruz... “Sağlığa ve güzelliğe... ve de bu muhteşem sessizliğe...” diyorum...
“Artık değişiyoruz... herkes... herkes değişiyor...” diyorum. Ve ekliyorum; “Bak... Bak artık Dim Çayı Esnafı da değişti... Onlar da turizmi öğrendi...” diyorum.
!!!!...
Hay çenem tutulaydı...
Hay çenem kopaydı da konuşamaz olaydım!...
Tam kadehimden bir yudum alırken, birden kulakları sağır eden volümde, höykürmeyle karışık, anırtı benzeri o aptal müzik(!) patlıyor...
“...Tut şunun ucunu döşeyelim abi!”
“O da ne lan!” deyip, fırlıyorum yerimden...
Kan beynime çıkıyor... Elimdeki kadehi, fırlatıp suya atıyorum...
Diğer masalarda ki yabancı turistler şaşkın gözlerle, bu aptal müziği ve aptal işletmecilik zihniyetini algılamaya çalışıyorlar...
Yemeğimiz zehir oluyor...
Yine omuzlarım düşüyor... Yine kendimi boş çuval gibi hissediyorum... O anda çevremizi dört bıçkın delikanlı (!) sarıyor.
“İtirazınız var bilader? İşletmeciye kaseti biz verdik…” diyorlar.
Beraber olduğumuz dost, “Kalkalım ağabey…” diyor; yenmeyen yemeğin, içilmeyen içkinin parasını ödeyip, kalkıyoruz...
Arabaya binerken; “Bizim gerçek anlamda değişmemiz için asırlar lazım, asırlar...” diyorum, huzursuz bir sesle...
Dost arabasını çalıştırıyor... Motorun gürültüsü bile, o aptal müziğin sesini bastıramıyor...
Allah kahretsin!... Yol boyu o aptal tekerleme dilime dolanıyor...
“Tut şunun ucunu döşeyelim abi!”
Söylememek için direniyorum... O aptal şarkıyı belleğimde bastırıp, ezmek için sevdiğim türküleri, şarkıları aklıma getirmeye, onları söylemeye, onları mırıldanmaya çalışıyorum... Ama o aptal tekerleme, yine de aralardan fırlayıp, çıkıyor...
“Tut şunun ucunu döşeyelim abi!”
??!!....
Ulan buna müzik diyene de böyle müzik yapana da, böyle söz yazana da, böyle ortamlarda böyle müzik çalana da; esas benim döşeyesim ama hiç tadım yok...
Yaş artık belli bir kemale erdi, Kolum kanadım kırılıyor.