60'lı yıllarda, dünyanın dört milyar nüfusu kaldıramayacağı tartışılıyordu. Nüfus planlaması öncelikli olarak gündemdeydi. 70'li yılların başından itibaren, bu konu Türkiye'nin de gündemine girdi. TRT Televizyonunda o...

60’lı yıllarda, dünyanın dört milyar nüfusu kaldıramayacağı tartışılıyordu. Nüfus planlaması öncelikli olarak gündemdeydi. 70’li yılların başından itibaren, bu konu Türkiye’nin de gündemine girdi. TRT Televizyonunda o dönemde yayınladığım bir belgesel program yüzünden, iki gazetede topa tutulduğumu anımsıyorum: Nüfus planlaması, nüfusumuzu azaltmak için düzenlenmiş bir ABD planıymış ve ben de böyle bir program hazırlayarak ABD’nin aleti olmuşum.
Birleşmiş Milletler uzmanları, Ekim ayında dünya nüfusunun yedi milyara ulaşacağını açıkladılar. Dünyamızın üç milyar yılı aşan yaşamı boyunca, kısa sürede gelişen homosapiens’in torunları, öyle bir noktaya ulaştı ki, depremlere, tsunami’lere engel olamıyorlar ama gelişme ve refah adına tüm kaynakları acımasızca tüketiyorlar. Bunun bir nedeni refah. İkinci nedeni ise nüfus artışı ve buna koşut olarak tüketim artışı. Bir de, artık geleneksel besinlerle yetinmiyor özellikle genç nüfus. Tüketim alışkanlıkları da hızla değişiyor.
Ekonomik gelişme, enerji, fabrikalar, otomobiller, yatlar, yazlıklar… Ama nereye kadar? Gelişme dediğimiz şey sonsuza kadar süremez ki.
Nüfus artışı bu hızla sürdükçe, insanları besleyecek kaynaklar azalacak ve tükenecek. UNEP’in (BM Çevre Programı) saptamalarına göre, önümüzdeki 14 yıl içinde dünya nüfusunun 2/3’ü susuzluk bunalımıyla karşı karşıya kalacak. Dünya ormanlarının yarısı çeşitli kullanımlar için yok edildi. Önümüzdeki 40 yılın sonunda denizlerde balık bulamaz hale geleceğiz. Son 50 yıl içinde dünya üzerinde tarım yapılan alanlar ancak %13 artabildi, ama nüfus iki kat arttı; yani insan başına besin üretme alanlarımız o oranda azaldı. Bu oran artışları önemli bir tehlike işareti veriyor.
Kimileri Greenpeace adlı örgütün eylemlerini pek romantik ve işlevsiz bulunuyor. Ama soyu hızla tükenmekte olan balinalar onların ve destekçilerinin eylemleri sayesinde dünyanın gündemine oturdu.
Refah yükselir, nüfuz hızla artarken, kendisini besleyen kaynakları acımasızca tüketen insanoğlu, önümüzdeki on yıl yirmi yıl içinde, balığı bulunmayan denizlerle kuşatılmış, tarımsal toprağı olmayan yerlerde yaşıyor olacak.
Aklıma Alanya’nın 60’lı yıllardaki hali geldi. Gazipaşa’ya giden yolun sol yanı göz alabildiğine limon, portakal ve muz bahçeleriyle doluydu. O bahçelerin yerini apartmanlar, moteller aldı. Satanlar kendilerince bir refaha ulaştılar. O refahın beklentileri şimdilik karşılanabiliyor. Türkiye’nin muz gereksinimi de “nikita” muzlarıyla…
Gelişme, nüfus ve refahla aynı oranda artmıyor. Tüketim gereksinimleri ise her gün biraz daha artıp dünyayı besin üretimi bakımından bir kısır döngüye sokuyor.
Bu kısır döngü ise beni Başbakan’la karşı karşıya getiriyor. Ben kimim ki? Kendi halinde, sıradan bir çocuk kitapları yazarı. Çocuk nüfus artarsa, benim de okuyucum çoğalmaz mı. Kazın ayağı öyle değil işte. Bence Başbakan “en az üç çocuk” yerine, “bir, en çok iki çocuk” önermeliydi. Akılcı olanı budur.
Sürdürülebilir kalkınmanın, hızla tüketmekte olduğumuz dünya kaynaklarına bağlı bir sınırı var. Kalkınmanın da, ilerlemenin de, refahın da bir sonu var. Ama nüfus artışı bu hızla sürerse, yeşil alanların barajlara, tarım alanlarının yazlıklara dönüştürülmesi sürerse, önümüzdeki süreçte Türkiye’nin aldığı yağışlar azalacaktır. Akarsuları ise, bırakın komşularla paylaşmayı, kendine bile yetmeyecektir.
Çevresinde oluşacak yeni Somali’lere Türkiye nasıl karşılık verecektir acaba? Kendine yetmeyen suyunu kısıp komşularına göndererek mi? Yoksa silahla direnerek mi?
Bulgaristan ve Yunanistan Meriç nehrinin önüne set çekseler, Trakya’nın hali nice olur? Türkiye ne yapar bu durumda? Bence silaha sarılmalıdır… Zaten biz Türklere de yakışan budur. Her fırsatta silaha sarılmak.
Şimdi de Suriye’ye aba altından sopa gösteriyoruz. İşe yaramıyor ama. Dışişleri Bakanımızı, “Teröristlere acımayacağım,” diye yanıtlıyor Başkan Sedat.
Soru şu: Senin ülkeni yıllardır kana boğanlar terörist de Suriye’de devlete karşı çıkıp ortalığı kana ve ateşe bulayanlar terörist değil mi? O zaman devlet kavramının ne anlamı kalıyor? Biz de Alanya ilçesi sınırları içinde bir Alanya Cumhuriyeti kurabiliriz, “devlet” kavramını umursamadan. Elbette bizim de üzerimize uçaklar, tanklar gönderilir… Sakın heveslenmeyelim böyle bir şeye. (Ha, “devlet” adına da olsa, kabul edilemeyecek tutum, Esad’ın sivillere de zarar veren askeri politikası.)
Nereden nereye… Yazdığımız yazılar bazen alır başını gider. İlginç noktalara sürükler bizi…