İstanbul'da, İnönü stadyumunda maç izlemeye 1965 yılının Temmuz ayında başladım. Fenerbahçe ve Beşiktaş, o gece yaptıkları hazırlık maçında 2-2 berabere kalmışlardı… Dolayısıyla, Başbakan Erdoğan'ın, 'Meşgalesi...

İstanbul’da, İnönü stadyumunda maç izlemeye 1965 yılının Temmuz ayında başladım. Fenerbahçe ve Beşiktaş, o gece yaptıkları hazırlık maçında 2-2 berabere kalmışlardı… Dolayısıyla, Başbakan Erdoğan’ın, “Meşgalesi olmasaydı akil adamlar listesine alacaktım” dediği Fatih Terim’i ve yaşıtlarını daha o yıllardan başlayarak tanıdım…
Stadyum sözüne özellikle girdim çünkü 1960’larda, 70’lerde bir futbolcuyu ancak maçlara giderseniz tanıyabilirdiniz… Terim çok mücadeleci, teknik; aynı ölçüde de, özellikle hakemlere ve rakip oyunculara karşı son derece saldırgan davranışlar sergileyen bir futbolcuydu. Onu uzun, maça çıkmadan önce özenle fönlenmiş gibi duran saçlarıyla, daha Galatasaray’da meşhur olmadan, memleketinin takımı Adanademirspor’da izleme şansını bulmuştum…
Uzatmayalım, Terim’in bundan sonraki öyküsü herkesçe biliniyor… Yaptığı iyi evlilik, düzenli bir aile yaşamı ve futbol çalıştırıcılığındaki başarıları… Kadim Anadolu toprağında ayakta kalabilmenin sırlarını aklıyla çözen Terim’in, ülkenin tarihine koşut kimlik oynamaları da bir ders niteliğindedir…
Terim içinden çıktığı toplumsal sınıfı, onu yıldızlaştıran ayak topunun aracılığıyla terk ederek, daha üstlere taşınmayı amaçladı. Galatasaray gibi kentsoylu, burjuva geleneğinin temsilcisi olan bir camia bu sınıf atlayış mücadelesinde hem iyi bir koruyucu hem de yol gösterici oldu… Hiç terk etmediği milliyetçi damarı, delikanlı kimliğiyle gerektiğinde yumuşayan, içinde bulunduğu topluluğa uyum gösteren bir taşralıyı oynadı…
İtalya macerası tam bir fiyaskoydu. Avrupa burjuvasının en önemli kentlerinden birisi olan Milano’yu gözüne kestirmiş, orada başarısını kanıtlamak istemişti. Milan onu çok aşağılayıcı bir şekilde, kısa süreliğine geldiği Türkiye’de liderlik konferansı verirken kulüpten uzaklaştırdığı haberini vermişti. Milan, kendince yaptığı hatadan geri dönüşünü kulübün, o sınıfın bir temsilcisi olan eski sporcusu Carlo Ancoletti’ye görev vererek göstermişti…
Terim aktif spor yöneticisi olmadığı yıllarda çok göz önünde bulunmadı. Aslında, sportif başarının kovalanmadığı zamanlarda da taşkın davranışlarda bulunmadı. Ne zaman ki hedef yükseltilip, ona ulaşılması adına her yolun denenmesi mubah görüldü, işte o zaman dişlerini gösterdi…
Çünkü onun inanışına göre Türkiye’de işler böyle yürüyordu. Madem, kurumsallaşmamış, kuralların esnek tutulduğu, gelenekten yoksun, başıboş; güçlünün, en çok bağıranın kazandığı bir oyunun içindeydi, o zaman gerekeni yapacaktı… Sabah haberlerinde avazı çıktığı kadar bağıran liderlerle, toplum önderleriyle güne başlanan bu ülkede gerginliği tırmandırmanın, öfkeli olmanın ve bunu canlı yayında en dehşet verici şekilde sergileyerek hak aradığı izlenimini vermenin prim getireceğini iyi biliyordu. Aldı da…
Meşgalesi(!) olmasaydı akil adam olacaktı Fatih Terim… (İnsanın aklına, “Demek ki diğerleri meşgalesiz, boşta gezer oldukları için akil oldular!” demek geliyor)… İki futbolcu eskisinden Terim, meşgalesiyle, bileğinin hakkıyla yükselmiş; bütün spor adamlarına ilk ismiyle hitap edilirken, kendisine “sayın” denilmesini bile sağlamıştı… Diğerini ise “zamanın ruhu” bugünlere taşımıştı. Terim’e “akil olmasını!” önerdi ama onun bunu kabul etmeyecek denli akıllı olduğunu anlayamıyordu… Terim diğeri gibi kendisini ilahi işlevlerle yüklenmiş olarak görmüyor, şişkin egosunu yalnızca gerektiğinde, meydan okurken kullanmak üzere saklıyordu. Daha da önemlisi, Terim bildiği işi, mesleğini yapan bir “milliciydi”, taşeron değil… Onun için bu listede yer almazdı; almadı…