İnsanoğlunun, ilk oluşumundan bu yana, bir sürü evrelerden geçtiğini biliyoruz. İlkel, köleci, feodal ve kapitalist toplumdan sonra, bugün geldiğimiz bilgi toplumu düzenine, öyle kolay kolay gelinmedi. On binlerce yıllık bu serüvenin, en akıl...

İnsanoğlunun, ilk oluşumundan bu yana, bir sürü evrelerden geçtiğini biliyoruz.

İlkel, köleci, feodal ve kapitalist toplumdan sonra, bugün geldiğimiz bilgi toplumu düzenine, öyle kolay kolay gelinmedi.

On binlerce yıllık bu serüvenin, en akıl almaz boyutlara varan hızlı değişimini bir fiil, en azından belli ölçülerde yaşayıp görenlerden birisiyim.

Elektriğin, telefonun, televizyonun, beyaz eşyanın olmadığı, otomobilin parmakla gösterilecek kadar az olduğu, ulaşımın sınırlı, kentler arasındaki iletişimin belli zorluklarla yapıldığı, yamalı elbiselerin giyildiği, okuma yazma bilmeyenlerin yüzde 85’lere vardığı, köyde yaşayanların yüzde 80’lerde olduğu, kentlerdeki evlerde bile ahırların olduğu büyük ve küçükbaş hayvan beslenerek, temel ihtiyaçların karşılandığı bir dönemi yaşadım.

İnsanlar temel ihtiyaçlarını büyük ölçüde kendileri karşılar, para verdikleri şeyler, şeker, tuz, bazı giysiler ve gazyağıydı.

Ayakkabı yerine genelde çarık hayvan derisinden kendileri çarık yapıp onu giyerlerdi.

Çocukluğumda dayıma yalvara yakara bir çarık yaptırıp, giymiştim.

Hem çok hafif, hem de çok hoştu.

Bilgi ve bilimin gelişimine dayalı teknolojik gelişim dünyanın belli ülkelerinde belli gölcükler halindeydi.

Son elli yıl içinde bilim ve teknoloji öylesine gelişti ki, insan bu gelişim ve değişim karşısında sarhoşa döndü.

Bugün bu değişim fırtınaya dönüşüp küreselleşti.

Biz ise, bu değişim rüzgarıyla tam 1983 yılında rahmetli Özal’la kucaklaşma imkanına kavuşabildik.

Bugün bilgi küçücük gölcüklerden koskoca bir okyanusa dönüştü.

Biz hala, küçücük gölcüklerin kıyısında yüzmekle meşgul olurken, diğer ülkeler okyanusun derinliklerinde kulaç atıyorlar.

Belli düzlüklerde küçücük tepecikler nasıl kendilerini dağ zannederse, biz de, tüm bu küresel patlamaya rağmen, küçücük alevlerle kendimizi Vezüv Yanardağı gibi görmenin aymazlığı içindeyiz.

Kirpi yavrusunu pamuğum diyerek sevdiği gibi, biz de, dünyanın geldiği noktaya bakarak kendimizi onlarla mukayese etme yerine, kendi kendimizle övünerek, kendi kendimizi tatmin etmekle meşgulüz.

Çok daha önemlisi, toplum giderek yozlaşıp bozularak kokuşuyor.

Çağa uygun bilgiye ulaşarak, günün nimetlerinden alın teriyle yararlanma yerine çoğu uyanık, bizim gibi saftirikleri dolandırarak çalışmadan krallar gibi yaşamanın yollarını aramakla meşguller!

Bilgi, inancın temel unsurudur.

Bizim inançlarımızın özünde bilgi yok.

İnandığımız şeylerin çoğu, anadan babadan ve de çevreden, doğru yanlış edindiğimiz şeyler.

Örf adet ve geleneklerimizle beraber, birçok inançlarımız da, bizim özgür irademizle ve bilime dayalı olarak tercih ettiğimiz şeylerden çok, bize şu ya da bu şekilde dayatılanlar!“İnanç, kelime anlamıyla, bir düşünceye gönülden bağlı bulunmak demektir. Ayrıca inanılan şey, görüş, öğretidir. Yani bir düşünceye, bir kişiye, soyut bir kavrama (örneğin Tanrı) gönülden bağlanma durumudur. Bu bağlılık, bağlanılan şeyin bizzat var olup olmamasına veya ahlaken doğruluğuna yönelik olabilir. Ama her halükârda, özünde "sevgi" "korku" gibi bir duygu bulunmaktadır. Hatta bazen bir tür sevgi-nefret ilişkisi olarak da tanımlanabilinir, inanan ile inanç konusu arasındaki ilişkidir inanç, şüphelerden sıyrılıp emin olmaktır.”Şimdi soruyorum size, hangi inancımızın özüne inip onu her yönüyle araştırıp, karşıtlarıyla mukayese edip, tartışarak öğrendik?Biz, büyük ölçüde, bütün inandığımız şeylerin miras yedileriyiz.Toplumun önemli bir bölümü, inandığı şeyin özünü bile bilmeden, sadece inanmış gibi görünüyor.Siyasi tercihlerimizin temelinde bile belli bir bilinç yok!Diğerlerinden ise söz etmeye bile gerek yok!