DEĞERLİ okurlar, bugün tüm olumsuzluklara, terör eylemlerine, siyasilerin polemiklerine gözlerimizi kapatıp kulaklarımızı tıkayarak, sizleri geçmişe doğru nostaljik bir gezintiye çıkarmaya çalışacağım. 'Anılar, yaşlıların bastonudur”...
DEĞERLİ
okurlar, bugün tüm olumsuzluklara, terör eylemlerine, siyasilerin polemiklerine gözlerimizi kapatıp kulaklarımızı tıkayarak, sizleri geçmişe doğru nostaljik bir gezintiye çıkarmaya çalışacağım.
“Anılar, yaşlıların bastonudur” denildiğine göre, ben de bastonumu elime alıp, 60-65 yıl öncesine yelken açacağım.
İnşallah fırtınaya kapılıp boğulmayız!
O yılların özlemini mi çekmeliyiz yoksa, sıkıntılarını yeniden hatırlayarak bugünlerimize şükretmemiz mi gerektiğine siz karar verin.
1945'li yılların hayal meyal, 1950'li yılların bazı bölümlerini ise çok iyi, hele 1950'li yıllardaki iktidar değişikliğini bugün gibi hatırlıyorum.
O tarihlerde de siyasi gerginlikler vardı ama bugünkü gibi çirkin değildi.
Medya, bugünkü gibi yaygın ve ileri teknoloji ile donanmış olmadığı için, bırakın dünyadaki gelişmeleri, ülkenin bir yerindeki gelişmeler ya da toplumsal çirkinlikler, bugünkü gibi toplumun geneline yansımıyordu!
Her tür olumlu ya da olumsuz gelişme, ancak o kent içinde kulaktan kulağa duyuruluyordu.
1945 yılında Türkiye’nin nüfusu 18 milyon, 1950 yılında da 21 milyon civarındaydı.
İstanbul’un nüfusu da 1 milyon kadardı.
Yani o yıllardaki Türkiye’nin nüfusu bugünkü İstanbul’un nüfusuna yakındı.
Çoğu kentte elektrik yoktu.
Evlerde gaz lambası yakılırdı.
Su evlerde değil, mahallerdeki çeşmelerden kovayla taşınırdı.
İstanbul’da da bu böyleydi.
O yıllarda, telefon ve televizyondan söz etmek mümkün değildi.
Toplumun temel ihtiyacı, un, şeker, tuz, gazyağı, giyim kuşam ve bir ev sahibi olmaktı.
Elbiseler yırtılsa bile yamanırdı.
Köylerde ayakkabı olarak çarık giyilirdi.
Her evde inek, kümes hayvanı beslenir, ete, yağa, süte, yoğurda para verilmezdi.
Ekmek bile evlerde yapılırdı.
Mobilya diye bir şey yoktu.
Her evin salonunda boydan boya sedir vardı.
Otomobil koskoca bir şehirde bile birkaç taneydi.
İnsanlar bir kentten bir başka kente kolay kolay gidemezlerdi.
Çoğu kentte doğru dürüst yol bile yoktu.
Uzun yola giden otobüsleri bugün tarif etmem mümkün değil.
Etmeye kalksam hayal bile edemezsiniz.
Yol güzergahında konaklamak için hanlar vardı.
Komşuluk ilişkileri yoğundu.
Nedeni de, vakit geçirecek tek etkinlik misafirlikti.
Nüfusun böylesine az ve temel ihtiyaçların bu denli sınırlı olduğu bir ortamda, insanların fazla para kazanma hırsı da yoktu.
Sanırım dürüstlük, erdem, örf adet ve geleneklerin titizlikle korunmasının nedeni de, herkesin birbirini çok yakından tanıması ve gözlemesiydi.
Okuma yazma oranı düşük, ilkokul mezunları bile memur olmaları bir yana devlet dairelerinde müdür bile olabiliyordu.
Ortaokul ve lise mezunu ise parmakla gösterilecek kadar azdı.
Hacı olmaksa çok zordu!
Camilerde maaşlı müezzin ve imam yoktu.
Semtin yaşlıları namazı kıldırır, ezanı da bilen birisi gönüllü okurdu.
Bugünkü gibi adım başı cami yoktu.
Ezan minareden çıplak sesle okunduğundan, manevi etkisi çok daha fazla olurdu.
Bunları geçmişe övgü düzmek için değil, bugünkü sorunlarımızın nedeninin, toplumsal gelişim ve değişimlere uygun bir kültürü geliştiremiyor olmamızdan kaynaklandığını vurgulamak için yazdım.