Hepimizin hayatında önemli keşkelerimiz vardır. Keşke o işi yapmasaydım. Sigaraya başlamasaydım. Kumar oynamasaydım. İçkinin müptelası olmasaydım. Okusaydım. Çalışsaydım. İşime dört elle sarılsaydım. O kavgaya girmeseydim. Dostumu...

Hepimizin hayatında önemli keşkelerimiz vardır.
Keşke o işi yapmasaydım.
Sigaraya başlamasaydım.
Kumar oynamasaydım.
İçkinin müptelası olmasaydım.
Okusaydım.
Çalışsaydım.
İşime dört elle sarılsaydım.
O kavgaya girmeseydim.
Dostumu kırmasaydım gibi sıralayabileceğimiz bir çok keşkelerimizden söz etmek mümkün.
Çocukluğumda özellikle okul çağlarımda en çok nefret ettiğim, duymak istemediğim şey, büyüklerimin “OKU” “DERSİNE ÇALIŞ” sözleriydi.
Keşke bu sözleri o çağlarda dikkate alsaydım.
İş işten geçtikten sonra, sürekli okumanın belli faydaları olsa da, insanın yaşamını belirleyebilecek bir fonksiyonu bütünüyle ve tam anlamıyla karşılamaktan çok uzak.
Çocukluğumuzda odaklandığımız tek konu, oyundu.
Aslında, oyuna gereğinden fazla odaklanarak, geleceğimizle oynama saçmalığı içine girmişiz.
Bizim bugünkü keşkelerimizin sorumlusu tek başımıza biz miyiz, yoksa, bize doğru yolu gösterme becerisini gösteremeyen büyüklerimiz mi?
Sanırım onlar da bu konuda yeterli eğitime ve donanıma sahip olamadıklarından, sadece oku ve dersine çalış uyarılarıyla yetindikleri için, bizim bu sözlere ve uyarılara tepki duymamıza neden oldular.
Tabii bu kişilikle de ilgili bir konu.
Aynı aileye mensup iki kardeşten birisi, hayata kendisini çok iyi hazırlayıp, ileride çok iyi koşulları kendine yaratırken, diğeri sınıfta kalıp bir ömür boyu sıkıntı çekebiliyor.
Bu olumsuz tabloya neden olan faktörlerden birisi de, çocukların ve gençlerin hatta belli yetişkinlik çağına gelmiş kişilerin, aileye ya da bir yerlere sırtını dayayabilecekleri duygusu içinde olmaları.
Tüm bu keşkeler, bir ömrün olumsuzluklarla dolu geçmesine neden olurken, hayatımızın önemli bir bölümü de, sırf bu yüzden zehre dönüşebilmekte.
Hayata yani bir ömrün ne olduğuna baktığımızda da, gençliğimizde bir ömür denen şeyi, bitmek tükenmek bilmeyen bir süreç olarak görürdük.
Yaşlanmaya başladıkça, geride bıraktığımız yılların, ne kadar çabuk gelip geçtiğini gördükçe şaşırıp kalırken, yetmişli yılları solladığınızda da, geçen günlerin dün gibi, neredeyse dün bir, bugün bir ömrün bitmek üzere olduğunu görüyorsunuz.