GEÇMİŞTE birçok toplumda, özellikle de yakın tarihimizde SSCB ve İran'daki köklü rejim değişikliğinin sert baskısıyla, bazı toplumlarda, düşünsel altüst oluşlar, özde olmasa da görünürde hayata geçmiştir! SSCB'de...
GEÇMİŞTE
birçok toplumda, özellikle de yakın tarihimizde SSCB ve İran’daki köklü rejim değişikliğinin sert baskısıyla, bazı toplumlarda, düşünsel altüst oluşlar, özde olmasa da görünürde hayata geçmiştir!
SSCB’de ateist bir dayatma her alanda hayata geçirilmesine karşın bugün Rusya’da dine yönelmiş milyonlar var.
İran’daki görüntünün de çok aldatıcı olduğunu İran’dan gelen turistlerin Türkiye’deki yaşantılarından anlıyoruz!
Bu tür görüntüler bir egemen gücün dayatmasına dayalı yapay bir değişimdir.
Ama gene de, bu tür dayatmalar genç kuşaklar tarafından benimsenip, giderek yaygınlaşmaya başlayınca, zamanla toplum üzerinde bir baskıya da dönüşebilmekte!
Tabii ki bu tür değişimi hayata geçirmeyi amaçlayan egemen güç, elindeki tüm imkanları kullanarak toplumun ve bireylerin algısını da değiştirecek, eğitim ve öğretimde de köklü değişiklikler yaparak bu ideolojiyi yaygınlaştırmak için her tür girişimde bulunabilmekte.
Hangi yönde olursa olsun, bir baskı ya da çıkar sunma dışında, toplumun düşünsel ya da ideolojik gelişim ve değişimini gerçekleştirmek için yola çıkan kimi siyasi yapılar ve bu yapıların önde gelen aktörleri, ideolojilerini zamana yayıp yavaş yavaş topluma enjekte ederler.
Sanırım bizde de bu anlayış yavaş yavaş hayata geçiriliyor gibi!
Bakın bir düşünür ne demiş:
“Yıllar boyu kurgulanan “HAYALLER” ve “EFSANELER” nedeniyle oluşan toplumsal hafızanın olası tepkisinden duyulan kaygıyla belli “GERÇEKLER” ortaya konamıyor.”
Yani.
Eğer bir toplum, hayallerin peşine takılıp efsanelerin kurgularıyla sarmaş dolaş olmuş, tarihin derinliklerinde kalmış, kahramanlıkların ve kahramanların öyküleriyle yatıp kalkıp, bununla övünerek günü gün etmeye çalışıp, kendisi gelecek kuşaklara övünülebilecek bir şey bırakmıyorsa, o toplumun gelişip kalkınması bir yana, sağlıklı bir biçimde ayakta kalması bile mümkün olamaz.
Toplum olarak gerçeğe, doğruya ve de en güzele ulaşmamızın tek yolu, toplumsal baskıdan ve egemen güçten korkmadan, özgür düşünceye yelken açıp, istisnasız her şeyi tabulaştırmadan, tapınmaya kalkmadan, sorgulamayı becermekten ve de benimsemekten geçiyor.
Tabii ki, bir düşünürün söylediği.
“Bütünden koparılmış yanlışlar yapmaya da, bütünden koparılmış hakikate ulaşmaya da hakkımız yok” sözü üzerinde de düşünmemizde yarar var.
Toplum ya da mahalle baskısına dayalı cadı avlarıyla düşünsel ya da inanç bağlamındaki farklılıklara dayalı linç etme geleneğini de gözardı etmemekte yarar var.
Ben gene de, bütünden koparak hakikate ulaşmaktan yanayım.
Tabii ki hakikatin ne olduğunun göreceliğinin de bilincine vararak, mümkün olduğunca her düşünsel açılıma dönük bir bilgiyi de edindikten sonra, tercih ettiğimiz hakikate, bütünün içinde kalmak kaydıyla, sadece düşünsel anlamda bütünden koparak yönelmemiz gerektiğine inanıyorum.