Müftümüz Sayın Ahmet Hamdi Başpınar, Alanya Müftülüğüne tayin edildiği 5 yıldır, Çanakkale zaferinin yıldönümünde mutlaka, (18 Mart 1915'de olmuştur) bir konuşmacı ile anlaşır ve Alanyalılara unutamayacakları bir gün yaşatır....

Müftümüz Sayın Ahmet Hamdi Başpınar, Alanya Müftülüğüne tayin edildiği 5 yıldır, Çanakkale zaferinin yıldönümünde mutlaka, (18 Mart 1915'de olmuştur) bir konuşmacı ile anlaşır ve Alanyalılara unutamayacakları bir gün yaşatır. Bu yıl da, Celal Bayar Üniversitesi profesörlerinden tarihçi sayın Mehmet Çelik’i davet etmiştir. ALTSO'nun toplantı salonunda, "Çanakkale ve Mehmet Akif" konulu tarihsel olayları sayın Çelik, öyle bir şekilde anlattı ki, salonda çıt bile çıkmadı, herkes anlatılanları büyük bir özlemle dinlediler. Konuşmacı çok bilgili ve çok hitabet yeteneğine sahip olduğundan vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık bile. Sayın Prof. Dr. Mehmet Çelik, merhum Mehmet Akif Ersoy’un bugüne kadar bilmediğimiz renkli simasını çarpıcı örneklerle anlattı. Mehmet Akif, 28 Aralık 1873 tarihinde İstanbul'da doğdu. Baytar okulunu bitirdikten sonra çeşitli devlet memurluklarında bulundu. İstiklal harbi süresince Anadolu’nun bir çok kentinde, halkı bilgilendirmek için vaaz verdi, konuşmalar yaptı. 1. Millet Meclisine Muğla Milletvekili olarak iştirak etti. Garp Cephe Kumandanlığının teklifi üzerine açılan İstiklal Marşı yarışmasına katıldı ve bugün coşku ile söylediğimiz İstiklal Marşı güftesini yazdı, marş 27 Aralık 1921 günü Mecliste ayakta alkışlanarak kabul edildi. Akif, ödül olarak konulan 500 lirayı, "Ben bu marşı para için yazmadım" diyerek kabul etmedi. Halbuki o paraya en çok o muhtaç idi. Mehmet Akif, Çanakkale Savaşı'nın o cehennemi günlerinde Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Kuşçubaşı ile Arabistan çöllerinde Arapların İngiliz propagandasına inanmamalarını anlatmak için yarı aç, yarı susuz bir vaziyette dolaşmakta idi. Bir akşam, Necef çölünde çadırlarını kurmuş, beklerken bir telgraf gelir, Eşref Kuşçubaşı telgrafı okur ve Akif’e “Müjde Çanakkale’de zafer kazanılmış” der demez, Akif, bir müddet bu müjde karşısında dona kalır. Sonra, ibriğini alır, bir kenarda abdestini alır ve namaz kılmaya başlar. Gerisini, Eşref beyden dinleyelim: "Akif namaza durdu, birinci rekatı kıldı, ikinci rekatına başladı ve secdeye vardı. Saat tuttum, tam 23 dakika secdede durdu. Selam verdi ve yanıma geldi, yüzü gözlerinden akan gözyaşı ile sırılsıklam olmuş, kumlar yüzünü tanınmaz hale getirmişti. O sırada elime bir kağıt verdi, Çanakkale şehitleri için yazdığı destanı verdi." Merhum Akif, bir Müslüman olarak ve milletine, yurduna kendisini vakfetmiş bir kişi olarak inandığından en küçük bir fedakarlıktan kaçınmamış, İstiklal Savaşı'ndaki gayretleri, vaazları ile herkesin gönlünde taht kurmuştur. Ancak, bazı nedenlerle Mısır’a gitmiş orada 1936 yılına kadar kalmıştır. Siroz hastalığı sebebi ile İstanbul’a dönmüş ve 27 Aralık 1936'da yoksulluk içinde vefat etmiştir. Naaşı, bir belediye görevlisi nezaretinde Bayazıt Camiine getirilmiş, tabutunda ne bayrak ne de seccade vardır. Tam bir garip naşıdır. O sırada üniversiteden çıkan, Kapalıçarşı'ya gitmek için tabutun yanından geçen üç üniversite öğrencisi, başında hiç kimsenin bulunmadığı, yalnız bir belediye görevlisinin bulunduğu, bu garibanın kim olduğunu merak ederler ve görevliye sorarlar. Aldıkları cevap onları şoke eder. Çünkü tabutun içindeki mevta, İstiklal Marşı'nı, Çanakkale Şehitleri Destanı'nı yazan, İstiklal Savaşı'nda kent kent dolaşarak halkı aydınlatan, Birinci Millet Meclisi Milletvekili, kırmızı İstiklal Harbi Madalyası ile şereflendirilmiş, meşhur milli şair Mehmet Akif’tir. Gençler, pür telaş üniversiteye koşarlar, avaz avaz bağırarak "Mehmet Akif Beyazıt Camiinde yatmaktadır" derler. Üniversite anında boşalır, İstanbul’un dört bir tarafına haber uçurulur ve öyle bir namaz kılınır, öyle bir tabut Edirnekapı Şehitliğine kadar el üstün de taşınır ki, herkesin gözünden akan yaşlar sel olur. Ne namazında, ne de tabutun taşınmasında Devlet ricalinden kimseler yoktur. Neden, niçin iştirak edilmemiştir? Bilmiyoruz.Çanakkale'de savaşan İngilizler, Fransızlar, Anzaklar ardı ardına gelerek orada savaşan ataları için anıt ve park mezarlık yaptıkları halde 253 bin şehidimiz için uzun yıllar hiçbir şey yapılmamış ve orada kazanılan zaferin mehabeti halktan gizlenmiştir. Çanakkale Savaşı büyük deprem, İstiklal Savaşı da onun artçı depremleridir. Orada savaşan subay ve komutanlar, İstiklal Savaşını başarı ile sürdüren subay ve komutanlardır. Mehmet Akif gibi milli şair, vatanperver, Allah’ın kulu, Peygamberin ümmeti olmaktan başka bir özelliği olmayan İstiklal Madalyalı, eski bir milletvekili nasıl olur da kimsesiz, garip bir kişi gibi defnedilir? Buna, gençlik nasıl tahammül eder? Nitekim edememiş ve onu en iyi, en muazzam bir şekilde elleri üzerinde Edirnekapı'ya kadar taşımışlardır. Zaten, Türk gençliğine de bu yakışırdı. Türk gençliği bu günde dün olduğu gibi atalarına saygılı ve memleketinin üzerine titremektedir. "İmandır, o cevher ki İlahi ne büyüktür… İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür." "Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor. Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor" diyor milli şairimiz.