ALANYA’DA Milli Eğitim Bakanlığı koordinesinde öğrencileri okumaya ve yazmaya teşvik etmek, yazma becerilerini geliştirmek, özgüvenlerini güçlendirmek ve dilimizin zenginliklerini tanıtmak amacıyla başlatılan “Alanya Basınında Dilimizin Zenginlikleri Projesi” devam ediyor.
Alanya Kaymakamlığı başkanlığında, Milli Eğitim Müdürlüğü ve Alanya Aktif Gazeteciler Cemiyeti iş birliği ile hayata geçirilen proje çerçevesinde 2026 yılının ocak ayında İlkokul-Ortaokul öğrencileri Dede Korkut Hikayeleri Anahtar Kelimeler Hikaye Yazma çalışması,
lise öğrencileri Dîvânu Lugâti’t-Türk Okumaları Deneme Yazma Çalışması alanında eserlerini oluşturdu. Seçici kurul; Barbaros Azakoğlu Ortaokulu'ndan Simay Özbay, Dr. Şahin Birsel Biçer Ortaokulu'ndan Deniz Ekmekçioğlu, Kestel Akdeniz İlkokulu'ndan Beyza Eriş, Okurcalar Berat Hayriye Cömertoğlu Ortaokulu'ndan Emine Berra Kavaklı, Özel Alanya Yedi Bilim Fen Lisesi'nden Derin Bilgin, Özel Alanya Yedi Bilim Ortaokulu'ndan Serra İhtiyar, Özel Yaşam Tasarım Ortaokulu'ndan Mehmet Çağan Çağrıcı'ya ait eserleri yayınlanmaya değer buldu. Alanya Basınında Dilimizin Zenginlikleri Projesi kapsamında ocak ayında eserleri seçilen Emine Berra Kavaklı, Derin Bilgin, Serra İhtiyar, Mehmet Çağan Çağrıcı'nın kaleme aldığı eserler şu şekilde:
EMİNE BERRA KAVAKLI/ AK BOZKIRIN YEMİNİ
Oğuz’un uçsuz bucaksız ak bozkırında bahar yeni uyanmıştı. Obaların etrafında çiçekler açar, kuzular meleşir, gök kubbenin altında yurt dumanları huzurla tüterdi. Bayındır Han, her yıl olduğu gibi boy beylerini büyük bir toya çağırdı. Bu toy, yalnız şölen değil; töre, birlik ve kutun tazelendiği, yiğitlerin ad aldığı meydandı.
Toyun sabahında kopuz sesi obaya yayıldı. Bu sesin sahibi, Oğuz’un ak sakallı bilgesi Dede Korkut idi. Kırk yiğidin, beylerin ve anaların ortasına geldi. Yüzünde göğün ciddiyeti vardı: “Bozkırın gölgesine aldanmayın. Bugün Oğuz’un onuru, Ak Tuğ’un ucundaki atkuyruğu kılından ince bir ipte sallanır.” Beyler sustu. Han sordu: “Dede’m, düşman mı göründü?” Dede Korkut yavaşça başını salladı: “Gördüm ki, doğu sınırındaki Kara Çam Geçidi’nde sis değil, hile yükselir. Kafir Arkal Bey, Oğuz’un bayrağını karartmak, tuğunu ele geçirmek ister. Genç bir alp de orada tutsak düşmüştür. Onu kurtarmak boynunuza borçtur.” Toy meydanının en genç alpi Aybars ayağa kalktı. Henüz kimse ona adını resmen vermemişti. Ama yiğitliği dillere destan olacak kadar belliydi. Atı Gökbörü gibi hızlı, bakışı kılıç gibi keskindi: “Töre izin verirse, yurdun gölgesini ben korurum. Sadakatimden dönmem, sözümde dururum.”
Dede Korkut gülümsedi. Bu, izin gülümsemesiydi. Han elini kaldırdı:
“Git. Oğuz’un alplık ateşini taşı. Kılıcın adalet için insin.”
Aybars’a en iyi kılıç, ok ve yay verildi. Obanın kadınları arasından annesi Selcen Ana çıktı. Oğlunun omzuna el koydu, gözleri yaşlı ama sesi gür:“Oğul, soyun yüce, kalbin pek ola. Misafirperverliği unutma, mazluma kalkan ol. Ataya saygın yolun olsun.” Aybars atına bindi. Yanına kırk alp katıldı. Her biri demir bilekli, ama gönlü töreye bağlı erlerdi. Yola çıkmadan önce meydanda ant içtiler. Bu ant kanla değil, şerefle yazıldı: “Bozkır şahit, gök şahit! Bayrak namustur, tuğ onurdur! Yiğit tutsaksa kurtarılır, söz verilmişse tutulur!” Geçide vardıklarında kara çamlar göğü deler gibi yükseliyordu. Düşman, dumanla bozkırı kör etmek için çadırlar yakmış, rüya gibi korkuyu gerçeğe karıştıran bir sis yaymıştı. Ama Aybars biliyordu: Bu sis, gözü değil, yüreği yanıltmak içindi. Geçidin dar boğazında yaralı bir Oğuz Alp’i buldular: Boran. Gençti, yüzü kan içindeydi ama nefesi yaşıyordu. Onu sırtına alıp bir kaya dibine taşıdılar. Misafire kapı açar gibi yaraya su, otağa merhem sürdüler.
Boran güçlükle konuştu: “Tuğ… Kara Bey’in elinde… Arkal Bey’in amacı tuğu kirletip boyları birbirine düşürmek… Dayanışma bozulursa Oğuz yıkılır…”
Aybars’ın damarları kabardı: “İntikam için değil, adalet için gideriz. Tuğ kurtulursa birlik de kurtulur.” Zindanın kapısı demirdendi. Aybars yayını gerdi, oku kapının kilidine gönderdi; demir halkayı kırdı. Alpler içeri daldı. Karanlıkta kılıçların çarpışması şimşek gibi ışır, demir demire vurur, kanın sesi yankılanırdı. Kara Bey’i çemberden çıkardılar. Tuğ’ un bulunduğu odaya vardıklarında, Ak Tuğ karanlıkta bile ışığını saklamıştı. Ucundaki atkuyruğu kılı is olmuştu ama özü kirlenmemişti. Aybars tuğu kaldırdı, göğe çevirdi: “Bayrak kararsa bile gök kararmaz. Bizim yüreğimiz töredir!” Sis kesildi, rüzgar yeniden akmaya başladı. Obaya döndüklerinde yeni bir toy kuruldu. Bu toy zafer içindi. Dede korkut kopuzuna dokundu, söyledi: “Adın Aybars Alp olsun! Bayrak için giden, tutsak için dönen, sözünü demir, gönlünü aydın eden yiğit!” Beyler ayağa kalktı, kılıçlarını göğe kaldırdı: “Adın kutlu, yolun açık olsun Aybars Alp!” Dede korkut final duasını etti: “Yurdunuz gök gibi yüce, töreniz su gibi aziz, birliğiniz tuğ gibi sarsılmaz olsun. Hile sis gibi dağılsın, yiğitlik destan gibi yaşasın!” Bozkır kopuzu taşıdı, Oğuz’un kutu yeniden parladı.


DERİN BİLGİN / DİVÂN-I LÜGATİ’T-TÜRK
Bir milletin dili, onun hafızasıdır. Bu hafızanın yazıya dökülmüş en önemli kaynaklarından biri Divân-ı Lügati’t-Türk’tür. Türkçenin bilinen ilk sözlüğü olan bu eser, yalnızca kelimeleri açıklamakla kalmaz; Türk milletinin kültürünü, yaşam biçimini ve dünya görüşünü de günümüze taşır.
11.yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılan Divân-ı Lügati’t-Türk, Türkçenin Arapça kadar köklü ve zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla hazırlanmıştır. Bu yönüyle eser, Türk dili adına atılmış bilinçli ve gurur verici bir adımdır. İçinde yer alan kelimeler, atasözleri ve şiirler Türkçenin ifade gücünü açıkça ortaya koyar.
Divân-ı Lügati’t-Türk’ü özel kılan bir diğer özellik ise Türk boyları hakkında verdiği bilgilerdir. Eserde Türklerin yaşayışı, gelenekleri, savaş anlayışı ve doğayla olan ilişkileri ayrıntılı şekilde yer alır. Bu sayede eser, yalnızca bir sözlük değil, aynı zamanda önemli bir kültür ve tarih kaynağıdır. Günümüzde konuştuğumuz Türkçede hâlâ Divân-ı Lügati’t-Türk’ten izler bulunması, dilin yüzyıllar boyunca nasıl korunduğunu gösterir. Bu durum, dilin milletler için ne kadar güçlü bir bağ olduğunu da kanıtlar. Sonuç olarak Divân-ı Lügati’t-Türk, Türkçenin ilk sözlüğü olmasının ötesinde, bir milletin kimliğini yansıtan eşsiz bir eserdir. Bu eseri tanımak ve değerini bilmek, geçmişimize sahip çıkmanın en önemli yollarından biridir.

Esnaftan vergi tepkisi: Kapattığımız dükkânın vergisini ödetiyorlar
Esnaftan vergi tepkisi: Kapattığımız dükkânın vergisini ödetiyorlar
İçeriği Görüntüle


SERRA İHTİYAR / BOZKIRIN YİĞİDİ KILIÇ BEYİN OĞLU ALPARSLAN
Günlerden bir gün geniş bozkırların uzandığı, rüzgarın oba çadırları arasında dolaştığı Teyne yurdunda bir yiğit yaşarmış. Bu yiğidin adı Alparslan imiş. Alparslan yiğitliği, cesaretliliği ve özgüveni ile obada tanınırmış. Rüzgar isimli atı her zaman ona “Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.” dermiş. Alparslan da bu sözü her duyduğunda cesaretlenirmiş. Teyne boyları uzun bir zamandan beri birlik, beraberlik ve huzur içinde yaşar, töreye büyük bir önem verirlermiş.
Bir gün kara haber gelmiş. Düşman bir boy Çavdarlı köyünün sınırlarına yaklaşmış köyün huzurunu bozmuş. Köy halkı toplanıp 40 gün 40 gece ne yapılacağını konuşmuş ve sonunda akıllarına bir fikir gelmiş. Bu fikir hem Kılıç Bey’in hem de oğlu Alparslan’ın hoşuna gitmiş. Bu karar köy halkına duyurulmuş. Bu kararı duyan halk, düşman orduları için bir elçi göndermiş; bu elçi hem düşmanları gözetecek hem de düşman halkının planlarını gizlice dinleyecekmiş. Halk Alparslan’ı seçip ona bir görev vermiş. Alparslan, Rüzgar isimli atına binip, kılıcını beline bağlayıp yola koyulmuş. Yol kırk gün kırk gece sürmüş ve yolda zor zamanlar geçirmişler. Alparslan, yolun sonuna tam geldiğinde düşman ile karşılaşmış. Karşılaşması ile de savaş başlamış ve bu savaş kolay olmamış. Alparslan hem gücünü hem de aklını kullanmış çünkü Dede Korkut’un dediği aklına gelmişti. Dede Korkut “Akıllı olmayınca kuvvet bir işe yaramaz.” demişti. Alparslan da bu sözü her zaman aklına getirir ve daha çok hırslanırmış. Savaş sonunda Alparslan ve askerleri kahramanca mücadele etmişler. Bu mücadele karşısında bozguna uğrayan düşman geri çekilmiş, Çavdarlı köyü yeniden huzura ermişti. Alparslan zaferle köye döndüğünde herkes onu sevinçle karşılamış. Beyler onun kahramanlığını konuşurken Alparslan başını eğerek şöyle demiş: “Bu zafer benim değil hepimizin zaferidir.” O sırada köye Dede Korkut gelmiş. Kopuzunu eline alarak Alparslan’a öğüt vermeye başlamış: “Yiğit odur ki gücünü halkı için kullansın, erdemli olsun, sözünde dursun.” demiş. Alparslan’ın da bu söz karşısında gönlü dolmuş.
O günden sonra Alparslan yalnızca güçlü bir savaşçı değil aynı zamanda bilge bir yiğit olarak anılmış. Köydeki gençlere cesareti, erdemli olmayı ve büyüklere saygılı olmayı öğütlemiş ve Çavdarlı köyüne barış ve huzuru yeniden sağlamış. Halka 40 gün 40 gece yemekler verilmiş. Bu yemeğe Dede Korkut da katılmış. Dede Korkut bu yemekte halka dualar etmiş ve hiçbir düşmanın Oğuz yurdunu yıkamayacağı anlaşılmış.


MEHMET ÇAĞAN ÇAĞRICI / SİSİN İÇİNDEKİ ADALET
Bir sabah Oğuz yurdunu ağır bir sis kapladı. Çadırların üstüne çöken bu sis, insanları da huzursuz etmişti. Çünkü son günlerde düşman ordusu sınırda dolaşıyor, halkı tedirgin ediyordu. Oğuz’un yiğitleri hemen savaşmak istiyor, “Bu tehlikeyi daha fazla büyütmeyelim.” diye konuşuyordu.
Ama Oğuz’un bilgesi Dede Korkut sessizce onları izledi. Sonunda bastonuna yaslanıp ayağa kalktı.
“Evlatlarım,” dedi, “savaş kolay başlar ama zor biter. Önce adaletli bir yol aramak gerek. Belki karşımızdaki düşmanın niyeti sandığımız gibi değildir.”
Herkes onun sözünü dinledi ama herkes aynı fikirde değildi. Buna rağmen Dede Korkut, yanında yardımcısı Turgut’u alarak düşman komutanıyla konuşmak için sisli bozkıra çıktı. Turgut barışa inanırdı. Tek isteği, düşmanı Oğuz toprağından kavgasız göndermekti.
Onlar yola çıkarken obada başka bir hazırlık daha vardı. Genç Arda da halk arasındaki huzursuzluğu fark etmişti. Gözcülerin birinin kaybolduğunu, düşman tarafından esir alınmış olabileceğini düşünüyor ve içi içini yiyordu. Sis biraz dağılınca önünü bir bozkurt kesti. Kurt ona bakıp kısa bir uluma çıkardı, sonra ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Arda bunun bir işaret olduğunu düşünerek peşine takıldı.
Dede Korkut ve Turgut o sırada düşman kampına varmış, komutanla konuşmaya başlamıştı. Dede Korkut’un sesi sakin ve sakindi. “Biz kavga istemeyiz,” diyordu. “Yanlış anlaşılma varsa düzeltelim. Barışın yolu her zaman açıktır.”
Komutan da onu dikkatle dinliyordu. Gerginlik hafiflemiş gibiydi.
Fakat tam o sırada kampın diğer tarafından çığlıklar yükseldi. Çünkü obadaki bazı Oğuz beyleri Dede Korkut’un sözünü dinlememiş, ansızın düşman kampına saldırmıştı. Sis içinde savaş sesi yayılıyor, çadırlar yıkılıyordu.
Arda, bozkurdun peşinden giderken saldırının tam ortasına düşüverdi. Gözcüyü bulup sırtına aldı ama kamp karıştığı için kaçmak çok zordu. Çarpışmanın ortasında Arda hızla ilerlerken bir çadırın yanında Turgut’u gördü. Turgut barış için koşmuştu ama savaşın karmaşasında düşmanın kılıcıyla yere düşmüştü.
Arda’nın içi sızladı. Ona ulaşmaya çalıştı ama Turgut onu durdururcasına gözlerini kapadı. Arda başka bir canın daha yanmaması için gözcüyü alıp obaya doğru koştu.
Savaş çok sürmedi. Öfkelenen Oğuz yiğitleri düşmanı tamamen dağıttı. Sabah olduğunda sis kalkmıştı ama oba üzerine ağır bir hüzün çökmüştü. Ne savaş sevindiriyordu kimseyi ne de galibiyet.
Herkes Dede Korkut’un etrafında toplandı. O, yerde yatan Turgut’un başucunda duruyordu.
Evlatlarım,” dedi, “söz dinlenmediği için bir can daha gitti. Savaş bazen bir anlık öfkenin eseridir. Oysa doğru söz, adaletli yol ve barış, en keskin kılıçtan güçlüdür. Turgut’un hatırası bize bunu öğretsin.”
Halk başını öne eğdi. Çünkü gördükleri şey açıktı:
Doğru adımlar atılsaydı, savaşmadan da çözüm bulunacaktı.
Her can kıymetliydi.
Yanlış anlaşılmalar bazen dağ gibi büyüyebiliyordu.
Gözcü iyileştirildi, Arda kahraman sayıldı ama o da Dede Korkut gibi sessizdi. Çünkü o gün anladığı bir şey vardı: Bir halkın gücü sadece kılıcında değil, sözünde, adaletinde ve barışa inancındaydı.
O günden sonra Oğuz yurdunda kimse acele karar vermedi. Dede Korkut’un sözü, Turgut’un canı ve Arda’nın cesareti herkesin hafızasına kazındı. Bozkırda sis ne zaman çökerse, insanlar o sabahı hatırladı.
Barışın değeri, o gün çok daha iyi anlaşılmıştı.

Kaynak: Haber Merkezi