EN istediğin kadar 800 senelik Selçuklu Tersanesi'ne kocaman gemi yaptır koy. Sen istediğin kadar heykel sempozyumları düzenleyip ortaya çıkan eserleri kentin muhtelif bölgelerindeki çayırlara serpiştir. Sen istediğin kadar Alanya Kalesi'ni...

EN istediğin kadar 800 senelik Selçuklu Tersanesi’ne kocaman gemi yaptır koy.

Sen istediğin kadar heykel sempozyumları düzenleyip ortaya çıkan eserleri kentin muhtelif bölgelerindeki çayırlara serpiştir.

Sen istediğin kadar Alanya Kalesi’ni allayıp pulla!

Ne yazık ki, olmuyor, olamaayor, olamaacag gibi.

Çünkü… Yatak başı 10 Euro’ya fit olup Alanya’ya geldikleri için göbek attığın turistler, aha da böyle senin “kent peyzajı” dediğin yeşilliğin içine gelip çocuğunu işetir.

Üstelik…
Onca tarihi ve sosyal değerin varken, hepsini es geçip çocuğunun Alanya’nın yeşiline işemesinin resmini çeker.

İşte, Alanya’nın marka değeri budur sevgili okuyucu.

“Başka söze gerek var mı?” diye soracağım.
Evet… Başka söze gerek var, hem de çok!

Nereden başlasam, bilemiyorum.

Köşe yazısına monte edilmiş bu fotoğrafı, Yeni Alanya’nın gelecek vaat eden üniversiteli muhabirlerinden Erkan Uysal, dün saat 11.25’te Ziraat Bankası yanındaki Belediye Çay Bahçesi’nin girişinde çekmiş.

Eline koluna sağlık.

Her ne kadar genelleme yapmak doğru gibi olmasa da, son yıllarda Alanya’ya gelen turist profili budur, sevgili okuyucu.

Şehir dışında oldukları için köşe yazımı internetten takip eden okuyucular için fotoğrafı şöyle anlatayım.

Ziraat Bankası ATM’sinin yanındaki yeşilliğe işeyen 3-4 yaşlarında bir çocuk, arkasında, muhafazakar siyasi partiler tarafından sıkça eleştiri malzemesi yapılan bikini giymiş ve idrarını yapan çocuğuna yardım eden bir anne, hemen arkalarında ise bu “muhteşem” manzarayı elindeki fotoğraf makinesi ile ölümsüzleştiren baba.

Bu görüntüyü görünce, aklıma muhtemelen ilkokul yıllarında duyduğum bir fıkra geliverdi.

Adamın biri kalabalık bir caddede ilerlemektedir ve uzun süredir bağırsaklarını patlatıp karnından çıkacak seviyeye gelen büyük abdesti artık sınıra dayanmıştır. Amma velakin oldukça lüks mağazaların bulunduğu caddede umumi bir tuvalet bulunmamaktadır. Adamın ve mabadının sabrı taşma noktasına geldiği bir sırada pahalı kıyafetlerin satıldığı bir dükkana girer, “Pardon, siz de Zeki Müren’in son plağı var mı?” der. Mağaza çalışanları şaşırır, “Beyefendi, burası hazır giyim mağazası. Burada plak bulunmaz” deyince, adam sinirlenmiş rolü yapıp pantolonunun düğmelerini çözerken, “Zeki Müren plağı satmayan dükkanın içine s.çarım” deyip bütün mal varlığını işyerinin ortasına salıverir.

Hal ve hareketlerinden Rus oldukları anlaşılan fotoğraftaki çekirdek ailenin bu fıkrayı bilip bilmediklerini bilmiyorum.

Biliyorlarsa bu fıkradan hareketle bu eylemi gerçekleştirdikleri konusunda en ufak bir fikrim de yok.

Ama bildiğim bir şey varsa, o da şudur.

Bu turistleri herhangi bir esnaf kolundan tutup da, “Aha şuraya işeyin” dememiştir.

Bu turistleri herhangi bir hanutçu, “Şuraya işeyin de biz de belediyeden komisyon alalım” hiç dememiştir.

Bu turistlere gündüz gözüne hem de çarşının göbeğinde çocuklarını işetebilen cesaret, Alanya turizminin esaretinden kaynaklanmaktadır.

Son cümleyi kafiye olsun, kulağa hoş gelsin diye yazmadım, bilesiniz.

“Esaret” tanımlamasından kastım şudur.

Geçtiğimiz sene, Rıhtım’da çekirdek çitleyenler kabukları yere atmasın diye kağıt torba projesini geliştiren yerel yönetim, ne yazık ki çarşı merkezine umumi tuvalet yapmayı akıl edememekte, sokak aralarındaki bir iki mevcut tuvaletin kapısını ise en az 1 TL’den açmaktadır.

Rıhtım’daki Ziraat Bankası’na en yakın umumi tuvalet Yeni Cami’dekidir ve ne yazık ki burası da “pamuk eller cebe” misyonuyla hizmet vermektedir.

Bu ve benzer sebeplerle, sıkıştığı için hazır giyim mağazasından Zeki Müren plağı isteyen adam gibi, 10 Dolar’a günde üç öğün yemek yedirdiğin turiste, “Sıkıştıysan 1 Dolar ver, tuvalete gir” diyemezsin.

“Alanya markadır” diye kendini kandırdığın her gün, “marka” dediğin Alanya’nın sokaklarından ciğerine böyle amonyak kokuları çekersin.

Hazır “Amonyak” demişken…

Yazıyı, Türk şiirinin unutulmaz isimlerinden Can Yücel’in “Sevgi Duvarı” adlı şiirinden bir bölümü, Alanya’nın yeşilliğine amonyak kokuları bahşeden misafirlerimize ithaf ederek bitireyim.

“Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa? Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi. Dilimizde akşamdan kalma bir küfür, salonlar, piyasalar, sanat sevicileri. Derdim günüm, insan içine çıkartmaktı seni. Yakanda bir amonyak çiçeği. Yalnızlığım benim, sidikli kontesim. Ne kadar rezil olursak o kadar iyi.”