On üçüncü yüzyılın ilk yarısında dünya, mimari ve taş işçiliği vasıtasıyla yeniden yazılıyordu.
Krallar, sultanlar ve imparatorlar iktidarlarını bu yapılar aracılığıyla ifade ediyorlar; kaleler savunmanın, kervansaraylar ticaretin, camiler ve katedraller inancın temsili olarak gökyüzüne doğru uzanıyordu.
O dönemde inşa edilen önemli yapıların birçoğu bugün hala ayakta.
Akdeniz’in yanı başında hâlâ sapasağlam duran Kızılkule ise sekiz yüzyıl sonra varlığıyla bize şu soruyu yöneltiyor: Bir yapı aracılığıyla insanın ismi nasıl ölümsüz olabilir?
Kızılkule ile tersanenin önce hayalini kuran I. Alâeddin Keykubad ve ardından bu yapıları zihin dünyasından vücuda getirerek kalıcı kılan Halepli yapı ustası Ebu Ali Reha el-Kettânî… Geride bıraktıkları eserler sayesinde isimleri sekiz yüzyıl sonra hâlâ yaşıyor.
Sultan Alâeddin’in Büyük Hayali
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad, Yunancada “Güzel Dağ” anlamına gelen
“Kalon Oros’u” 1221’de devletine kattıktan sonra kentin adını Alaiye olarak değiştirdi ve burayı Akdeniz’e açılan bir ticaret merkezi olarak yeniden biçimlendirdi.
Bu tasarımın kilit noktasında, surların ardındaki yaşamı muhafaza eden ve savunmanın en önemli parçası olan Kızılkule bulunuyordu. Sekizgen planlı, yaklaşık otuz üç metre yüksekliğindeki kule limanı gözetliyor, denizden gelen her hareketi kente önceden haber veriyordu.
Kızılkule’nin asıl önemi, tek başına bir savunma yapısı olmasından değil; hemen yanındaki tersane, yukarı uzanan surlar ve yamaca yayılan yapılarla kurduğu bütünün içindeki yerinden gelir. Bu yapılar birlikte Alaiye’nin deniz savunma sistemini oluşturur. Kızılkule ise bu düzenin merkezinde, kentin gözü, kulağı ve hafızasıdır.
Aynı Yıllarda, Başka Coğrafyalarda
1200 ile 1250 arasındaki elli yıl, dünyanın farklı kıyılarında taş mimarlığın anıtsal bir yükseliş yaşadığı bir dönemdir. Kızılkule’yi bu dönemin içinde değerlendirmek için üç işlev üzerinden, güç ve savunma, ticaret ve inanç başlıkları altında bir yolculuğa çıkmak gerekir.
Güç ve Savunma
Sevilla’da, Guadalquivir Nehri’nin kıyısında 1220’de yükselmeye başlayan Torre del Oro, Kızılkule’nin en yakın akrabalarından sayılabilir. Muvahhidler döneminde nehir ticaretini ve limanı korumak üzere inşa edilen çokgen kule, Alaiye’deki sekizgen kardeşiyle aynı görevi üstlenmişti: suyun kapısında nöbet tutmak.
Aralarında binlerce kilometre, bulunmasına rağmen çokgen plan mantığı, kıyıya dönük cephe ve liman kaygısı şaşırtıcı ölçüde birbirine benzemektedir.
Suriye’deki Krak des Chevaliers, Hospitalier Şövalyeleri tarafından 1142’den başlayarak bir yüzyılı aşkın süre boyunca aşamalar hâlinde inşa edilip genişletildi. İç içe geçen surları, kuleleri ve katmanlı savunma düzeniyle Orta Çağ askerî mimarisinin en gelişmiş örneklerinden birine dönüştü. Kale, 1271’de Memlûk Sultanı Baybars’ın kuşatmasının ardından Memlûk yönetimine geçti.
Aynı coğrafyanın kuzeyindeki Halep Kalesi de bu dönemde Eyyûbî hükümdarlarının imar faaliyetleriyle yeniden biçimleniyordu. Bu iki yapı, Kızılkule’nin yükseldiği çağda Doğu Akdeniz’in ne kadar hareketli, çekişmeli ve savunma odaklı bir coğrafya olduğunu gösterir.
Ticaret
Kızılkule’nin gölgesinde, 1227–1228 yıllarında Selçukluların Akdeniz’deki ilk tersanesi inşa edildi. Yan yana sıralanan ve doğrudan denize açılan beş tonozlu bölüm, gemilerin yapıldığı, onarıldığı ve korunduğu çalışma alanlarıydı. Kule limanı gözetiyor, tersane gemi üretimini sürdürürken surlar Alaiye’yi koruyordu.
Denizden İç Anadolu’ya yöneldiğimizde, aynı devlet anlayışının karadaki karşılığıyla karşılaşırız. 1229’da Konya–Aksaray kervan yolu üzerinde tamamlanan Sultan Han, Selçuklu çağının en büyük konaklama yapılarından biriydi. Anıtsal taç kapısı, geniş avlusu ve korunaklı mekânlarıyla tüccara, yolcuya ve kervana devlet güvencesi sunuyor; ticaretin korunmasına verilen önemi taşa işliyordu.
Alaiye’deki tersane deniz ticaretine, Sultan Han ise kara ticaretine hizmet ediyordu. Biri gemilerin yapımını ve korunmasını sağlıyor, diğeri kervanlara güvenli konaklama sunuyordu. Her ikisi de ticareti güvence altına alan aynı devlet anlayışının mimari karşılığıydı.
İnanç
Aynı yıllarda Sivas’ın Divriği ilçesinde, 1228–1229 arasında Ulu Camii ve Darüşşifası yükseldi. Taş oyma bezemeleriyle dünya mimarlık tarihinde benzersiz sayılan bu yapı, 1985’te UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girdi.
Kapılarındaki taş işçiliği, sanki taşın kendi sınırlarını yoklayan bir ustalığın imzası olarak bugün bile bütün görkemiyle görenleri büyülemektedir.
Aynı zamanlarda, batı Avrupa’da ise Gotik çağ tüm görkemiyle sürüyordu. İngiltere’de Salisbury Katedrali’nin temeli 1220’de atıldı; ana yapı kırk yıl gibi kısa bir sürede tamamlandığı için Erken İngiliz Gotiğinin en saf örneklerinden biri kabul edilmektedir.
Bir yıl sonra İspanya’da, Kastilya Kralı III. Fernando’nun ve Piskopos Mauricio’nun öncülüğünde Burgos Katedrali’nin temeli atıldı; katedral, ülkedeki Gotik mimarinin en önemli eserlerinden biri olarak yükseldi.
Daha doğuda, Delhi’de Kutub Minare’nin yükselişi de İltutmiş döneminde sürüyordu.
Mimari’nin Ortak Lisanı
Sekizgen bir kule, çokgen bir nehir kulesi, kubbeli bir cami, haç planlı bir katedral, tonozlu bir han, oyma bir taç kapı… Biçimler birbirinden ayrışsa da hepsinin altında aynı üç kavram yatar: dayanıklılık, geometri ve mimari ustalık.
Farklı inançlara, farklı krallıklara ve farklı denizlere ait bu yapılar, yüzyılın ilk yarısında ortak bir mimari lisanı dile getirmiştir.
Yukarıda ifade edilen bağlamları değerlendirdiğimizde, Kızılkule’nin bu küresel mimari çağın Akdeniz’deki en özgün temsilcisi olduğunu görürüz.
Sekiz yüzyıllık bu kuşağın kısa bir takvimi şöyle özetlenebilir:
Sekiz Yüzyıl Sonra Sorulan Soru
Kızılkule’nin sekiz yüzyıldır ayakta kalışı yalnızca bir mimari başarı değildir. Savunma amacıyla inşa edilen kule, bugün onu kuran elleri de zamanın ötesine taşıyor.
Öyleyse kalıcılık taşın doğasında mı, mimaride mi, yoksa hafızada mı gizlidir?
Taş dayanır; çünkü ustanın eli ona ölçü vermiştir. Hafıza ise anlatıldıkça yeniden kurulur, aktarıldıkça yeniden doğar.
Sekiz yüzyıl önce Akdeniz kıyısında yükselen kule, bugün bu soruyu insana yöneltiyor: Kendi yaşantısının mimarı olan insandan geriye ne kalacak?
“Kızılkule 800” röportaj dizisinde görüşmek üzere.









