Medeniyet ya da uygarlık konusuna, bir alıntıyla girmekte yarar görüyorum: 'Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Medeniyet ve...
Medeniyet ya da uygarlık konusuna, bir alıntıyla girmekte yarar görüyorum:“Uygarlık veya medeniyet, bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder. Medeniyet ve uygarlık kavramları çoğunlukla aynı anlamda kullanılmakla birlikte, uygarlığın daha geniş bir anlam taşıdığını ifade etmek mümkündür.Medeniyetin, belirli bir insan topluluğu veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde ortaya koydukları değerlerle sınırlı olmasına karşı; uygarlık kavramının, binlerce yıl devam eden gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojisinin katkısı ile ortaya çıkan ve tüm insanlığın eseri ve malı olan evrenselliği söz konusudur.Uygarlığın doğuşuna ve yükselişine Çin'den Uygur ve Orta Asya Türklerine; Hindistan'dan ve Mezopotamya medeniyetinden eski Mısır medeniyetine; Ege kıyılarındaki antik çağ sitelerinden Roma'ya; Batı Avrupa'da aydınlanma çağını yaratan, sanayi inkılabını gerçekleştiren milletlere ve nihayet Amerika ve Uzak Doğu'daki Japonlara kadar, tarih boyunca sayılamayacak kadar çok ülkenin ve ulusun katkısı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.”
Geçenlerde bir hukukçu dostum, bir toplumun medeni olup olmadığını anlayabilmenin en kolay yolunun, yargıçlarının iş yoğunluğuna ve hapishanelerdeki mahkum sayısına bakmanın yeterli olduğunu söyledi.
Ölçüt ne kadar kolay ve de anlaşılır değil mi?
Toplum olarak, kendi kendimize, ne kadar medeniyiz ve de çağdaşız dersek diyelim, cezaevlerindeki mahkum sayısıyla, ülkemizde her gün gündeme gelen her tür rezilliğin yoğunluğuna baktığımızda, hiç de medeni olmadığımızı kolayca anlayabiliriz.
Müslüman aynı zamanda en mükemmel bir dine mensup inançlı insanlar olduğumuzdan söz ederken, insan-insan ilişkilerimiz düşmanlık noktasına taşınmışken, herkes bir birini potansiyel suçlu olarak görme aymazlığı içinde.
İnsan–doğa ilişkilerinde de, insana dönük ne kadar acımasızsak, doğaya karşı da aynı duyarsızlık içindeyiz.
Birbirimizi sevmediğimiz gibi, yaşadığımız alanı da sahiplenmiyoruz. Toplumsal dayanışma içinde, belli bir kalkınmayı gerçekleştirme çabası yerine, her alanda ya egemen olmak istiyoruz ya da egemenlerin eteğine yapışıp, hampa peşinde koşuyoruz.
Futbol takımı tutar gibi, bir parti, ya da bir ideolojiye saplanıp kalıp, belli kişileri, soyut kavram ve sloganları tabulaştırıp, sonra da onlara tapınmaya başlıyoruz. Ülkesini ve ülke insanını seven birisi, siyasi kaygılara dayalı bir bencilliğe yelken açma yerine, ülkesine ve ülke insanına hizmet edenlere saygı duyup onların çok daha başarılı olmaları için, bunları teşvik etmeleri gerekirken, biz başarılı olanı alaşağı etmek için olmadık karalamalar, suçlamalar ve iftiralarla bu değerleri yerin dibine batırmaya çalışıyoruz. Ülkesini ve ülke insanını seven birisi, oy kullanırken ya da bir siyasi yapıyı desteklerken, siyasetçilerin koltuk kavgalarına dayalı şark kurnazlıklarına ve Bizans entrikalarına alet olmamalı. Önyargıdan uzak bir biçimde, başarılı olduğuna ya da olacağına inandığı siyasilere ya da siyasi partilere destek vermelidir.Babadan, dededen kalma siyasi mirastan söz ederek, değişmemeyi bir erdem gibi göstermeye kalkan sözde aydınlarımız, hala dünyada değişmeyen tek şeyin değişim olduğunun bile farkında değiller.Allah hepimize akıl fikir ihsan eylesin. Zira, bu gidişle işimiz Allah’a kalmış gibi görünüyor!