Balyoz davası ile ilgili olarak, üç darbeyi yaşamış, ikisinde iktidardan indirilmiş 9. Cumhurbaşkanı Demirel'in açıklaması çok ilginçti. Sayın Demirel, 'Daha köprünün altından çok sular geçer” derken, yargılamanın karşısında...
Balyoz davası ile ilgili olarak, üç darbeyi yaşamış, ikisinde iktidardan indirilmiş 9. Cumhurbaşkanı Demirel’in açıklaması çok ilginçti.Sayın Demirel, “Daha köprünün altından çok sular geçer” derken, yargılamanın karşısında olduğunun mesajını vermekten geri durmadı. Bu da gösteriyor ki, bizim siyasetçilerin önemli bir bölümü, bürokratik oligarşinin vesayeti altında görev yapmaya alışmışlar.Çok daha önemlisi, muhalefetteki partiler özellikle de bu partilerde görev yapan aktörler, iktidarlarla baş edemediklerinde, ordudaki üst düzey komutanları ve yargıyı kullanmayı alışkanlık haline getirmişler.Böylesine sorumsuz ve de korkak bir siyasetçi tablosu karşısında, üst düzey bürokratların böyle bir gücü kullanması kadar doğal ne olabilir?Yargılanan paşalar ve de subaylar işte böylesine bir gelenekten geliyorlar. Küçük yaşlarda başlayan eğitimlerinde de hep laik cumhuriyeti koruma ve kollama göreviyle şartlandırılıp, ya komünizm ya da şeriat yani irtica tehlikesini hep ön planda görmüşler, dış tehditten çok iç tehdide yoğunlaşıp siyasetle iç içe geçtiklerinde de asli görevlerine bir türlü yoğunlaşamamışlardır.Askeri okullarda okuyan her bir subay adayı, bir gün cumhurbaşkanı olacağının hesabını yapmıştır. Siyasetçilerin böylesine vurdumduymazlıkları ve böylesine sorumsuzlukları karşısında, ordu içindeki etkin görevlerde bulunan paşalar, dışarıdan özellikle de bazı büyük sermaye sahipleri, medya mensupları ve diğer kesimler tarafından sürekli tahrik edilmiş, darbe yapmaları için teşvik edilmişlerdir. Bugün bile hala bunca yargılama devam ederken, mevcut paşalar tahrik edilerek, darbe yapılmasını ve yargılanan paşaların kurtarılması için açıkça mücadele eden, kalem oynatan açıklamalarda bulunanlar ve darbe teşebbüsünde bulunanları savunanlar var. Yıllar boyu bu meclis, kendi içinden bir cumhurbaşkanı çıkartma cesaretini gösteremeyerek Genelkurmay başkanlarını yani paşaları Cumhurbaşkanı yapmışlardır.Bu kısır döngüyü kıran rahmetli Turgut Özal olmuştur.Darbe geleneği ta Osmanlı'dan başlamakta."Türkiye'de demokrasinin sık sık kesintiye uğratılması, aslında bizim kötü bir alışkanlığımız. Osmanlı'da askerî isyanlar ve darbeleri, Fatih Sultan Mehmed'in ilk hükümdarlığına kadar götürmek mümkün. 1446'da Buçuktepe İsyanı ile başlayan bu alışkanlık 1913'teki Bâbıâli baskınıyla sona erer. 36 Osmanlı padişahından 12'sinin isyan ve darbeyle tahtını kaybettiği göz önüne alındığında durumun vahameti daha iyi anlaşılır.Katledilen padişahlar, günlerce, hatta aylarca devam eden isyanlar, İstanbul halkına korkulu günler yaşatıyor, günlük hayat tamamen felç oluyordu. İsyanlar zaman zaman o kadar ileri boyutlara ulaşıyordu ki; bazen devlet adamlarının cesetleri köpeklere yem ediliyor, bazen sadrazamların kelleleri alınıyor, bazen de padişahlar acımasızca katlediliyorlardı.II. Bâyezid, II. Osman, I. Mustafa, Sultan İbrahim, IV. Mehmed, II. Mustafa, III. Ahmed, III. Selim, IV. Mustafa, Sultan Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid askerî bir isyan veya darbe sonucu tahtını kaybetti. Tahtını kaybeden padişahların da yarısı, II. Bâyezid, II. Osman, Sultan İbrahim, III. Selim, IV. Mustafa, Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra öldürüldü."Tarihte ilk vesayet süreci Babıali baskınıyla başladı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de, çok önemli üç darbe yapıldı. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980. Bu üç darbe dönemine de yakından şahit olan ve bu darbelerle toplumun özellikle de genç kuşakların nasıl iğdiş edildiğini birebir yaşayıp gören birisiyim.Uzun yıllar devam edip gelen bu süreç salt, laik cumhuriyet sloganına sarılmış, soyut cumhuriyet kavramıyla sarmaş dolaş olmuş, demokrasiyi aklının ucundan bile geçirmeyen beyinlerin halka rağmen halkçılıktan söz edenlere karşı, laik demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir cumhuriyeti savunanların mücadelesi olarak görülmeli.Bugün için, demokrasiye dönük bir adım atılmıştır. Bundan sonra tam bir demokratik yapının oluşması ve laik, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı bir cumhuriyetin yerleşmesi için çok daha güçlü bir biçimde mücadele edilmesi gerekecektir. Mevcut iktidar, yasamayı ve yürütmeyi bürokrasinin vesayetinden kurtarmış gibi görünse de, laiklik konusunda özellikle de dinin siyasete alet edilmesinde ve hukukun üstünlüğü yerine bir başka üstünün hukukuna dönüşmesine dönük kaygıların taşınmasına da neden olacak bir çizgiye taşınmasından endişe de edilebilmekte! İnşallah bu endişe gerçekleşmez.- BİTTİ -