SORGULAMADAN ve değiştirmeden sevse keşke insanlar, birbirlerini. Olduğu, olabildiği kadar yani… Göremediği, görmek ya da göstermek istemediği gizleri olabileceğini kabullense, hoş görse bildiklerini ve öğrenebileceklerini… Korkmasa söyleyemediklerinden,...
SORGULAMADAN
ve değiştirmeden sevse keşke insanlar, birbirlerini.
Olduğu, olabildiği kadar yani…
Göremediği, görmek ya da göstermek istemediği gizleri olabileceğini kabullense, hoş görse bildiklerini ve öğrenebileceklerini…
Korkmasa söyleyemediklerinden, utanmasa…
İşte, o zaman ne güzel olurdu sevmek, beklemek, kim bilir belki de istemek…
Korkuyoruz.
Evet, hem de çok korkuyoruz.
Sevmekten, beklemekten, istemekten dahası aşktan, korkuyoruz.
Kim bilir belki de canımızın yanacak olma ihtimali ürkütüyor bizi…
Güçsüz kalacak olma ihtimali, ödümüzü patlatıyor, cesaretimizi alıyor.
Oysaki ne saçma!
İnsan, anlatamamaktan, başlayamamaktan ya da bilmemekten korkmalı… Çünkü en çok açıklanmamış, anlatılmamış, başlanmamış ya da ertelenmiş olan yakar, insanın canını…
Hiç düşündünüz mü?
Yüzyıllardır oynanmasına rağmen, hiçbir seyirci sahneye çıkıp Romeo’nun zehirli iksiri içmesine engel olmamıştır. Sonunda geminin batacağı bilindiği halde Titanic, defalarca izlenmiştir. Bitecektir korkusuyla ya da “ya acı çekersem, ya yine sonu hüsranla sonuçlanırsa…” diyerek yola çıkmaya korkulursa mutluluk yalnızca ıskalanmakla kalır. Çünkü Romeo ölmeli, Titanic batmalı ve aşk, sevgi, her şeye rağmen yaşanmalı…
Hem fena mı yani, yaşanılan onca şeyin, “acı” diye adlandırılan onca duygunun bize katmış olduğu yüzlerce artı var.
Tecrübe yaşanılan acılarla günceller kendini...
Yaşanılan olumlu ya da olumsuz duygular, bizi biz yapar, yarınlara hazırlar, güçlü kılar…
Unutmayın; tekrarı yoktur bazı şeylerin… Hayat gibi, aşk gibi, ömür gibi...
***
Geçmişte yaşanılan, eskiye dair her ne varsa "eski" diye adlandırılan sıkar, canımızı… Evet, biliriz.
Üstelik biz istemeyiz, böyle olmasını.
Evet, istemeyiz ama o devam eder bilmiş bilmiş en çok acıtan yerden hançeri saplamaya…
İnce ince, usul usul...
Oysaki biliriz, geçmişin izlerini siler süpürür, yarının bilinmezleri...
Bir umut sarılırız yarınlara ve beraberinde getireceği “iyiye dair” onlarca bilinmeze...
Öyle sürekli değil... İnanın ki değil…
En “alışamam, yapamam, asla!” dediğiniz şeylere bile alışırken buluyorsunuz kendinizi…
Zaman diyoruz adına…
En güçlü antidepresandan bile daha güçlü etkiye sahip olan mucizevi iksir, zaman…
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün.
O kadar çabuk, o kadar kısa, işte o kadar!
Unutuyoruz...
Kim bilir belki de ihmal ediyor, atlıyor, umursamıyoruz; hayattaki asıl önemli şeyin istediğimizi almak, ona ulaşmak olduğunu sanarak...
Oysaki farkında mıyız acaba, istediğimizi aldıktan sonra onu hala isteyip istemediğimizin?
Geçmişin can kırıntıları olarak adlandırdığımız şeylere gülüp geçmeyi öğrendik mi?
Ya da bağrımıza bastık mı acıları, anıları, yaraları?
Sahi atlattık mı, yoksa atladık mı bir ertesi güne bırakarak...
Ne demiştik, acıları bağrımıza basmalı, bal eylemeli…
Biliriz ki bizi öldürmeyen acı, güçlendirir.
Yıllardır beslediğiniz serçenin aslında karga olduğunu gözünüzü oyduktan sonra anladıysanız; bu körlüğe gerçekten ihtiyacınız varmış.
Mutlu günler!