Oldum olası, “Bir öğretmen isterse…” tümcesine ve bu tümcenin eğitim sistemine ve toplumların kalkınmasına yansımasına yürekten inanmışımdır
Yeter ki istesin öğretmen…
Yeter ki kendine güvensin öğreten.
Yeter ki, o güce ve de o gücü kendisinin taşıdığına inansın eğitmen…
Yeter ki taşıdığı o gücü, o birikimi; nefesinin son demine dek insanlık adına kullanma görevinin olduğunun bilincinde olsun eğiten.
Bir öğretmen isterse çağ açar, çağ kapatır.
Örnek mi?
Örnek benim Söke Kocagöz İlkokulundaki öğretmenim Musa Yetkin.
Örnek, Alanya’nın Mahmutlar Mahallesi Kılıçaslan İlkokulu Öğretmeni Fatma Ayan Öğretmen.
Her iki öğretmeni yakından tanıdığım için biliyorum; her ikisi de öğretmen sözcüğünü dolu dolu dolduran, gerçek anlamda öğreten, eğiten eğitmenler.
Bu toplumun, bu coğrafyanın Fatma Ayan gibi kendini eğitime ve öğrencilerine adayan / adayabilen öğretmenlere gereksinimi var.
Daha önce de yazdım.
Gidin Mahmutlar Kılıçaslan İlkokuluna, bir öğretmen isterse, nasıl eğitim veriyor, neleri nasıl öğretiyor, nasıl öğrenciler yetiştiriyor görün.
Fatma öğretmen, ufak çapta Eğitim Enstitüsü yaratmış okulunda.
Yaşamın gerçeklerini öğretiyor ve bu çerçevede eğitim veriyor.
Belli bir disiplin çerçevesinde görgü kurallarını öğretiyor.
Tarımı öğretiyor, gübrenin nasıl yapıldığı öğretiliyor.
İnşaatı öğretiliyor henüz ilkokul düzeyindeki öğrencilerine.
Küçük el aletlerinin onarımını öğretiyor.
Yaptıkları işleri, severek, içinden gelerek yapmayı öğretiyor.
Üretimi, üretmeyi öğretiyor.
* * *
Zor bir coğrafyada yaşıyoruz.
Bu coğrafyada asırlar boyu, eğitim ve öğretimi sessiz sedasız tırpanlayan, eğitim ve öğretimden rahatsız olan pek çok gurup, pek çok faktör vardır.
“Dinci çevreler (dindar değil dinci çevreler) faktörü” bunların başında gelir.
Din ticareti yapan, dini kendi amaçları, kendi çıkarları doğrultusunda kullanan bu malum çevreler; kendi saltanatlarını yitirme korkusuyla; gerçek anlamda eğitim verilmesine sessiz sedasız ama derinden karşı çıkarlar.
Deyim yerindeyse sessiz sedasız ama derinden derine altlarını oyarlar eğitim kurumlarının.
Çağı yakalama mücadelesi veren Atatürk’ün partisini, kendilerine özgü oyunlarla devre dışı bırakıp; iktidara taşıdıkları(!) Demokrat Parti kanalıyla, çağdaş eğitimin yolunu açan ve çağdaş eğitim veren Köy Enstitülerini kapatmaları ve ülkeyi tekrar karanlık tünellere sokmaları bu tavrın en güzel örneğidir.
Bu ülkede, fiyatları Tanrı’nın belirlediğini söyleyen bir Diyanet İşleri Başkanı var.
Bu ülkede kadınlarımız, annelerimiz için “et” yakıştırması yapan imamlarımız var.
Bu ülkede, “kadınlı erkekli düğün yapanlar, deyyustur” diyen, sözde din adamlarımız var.
Kim bu din adamı(!) ?...
Bir müftü…
Yozgat gibi koca bir ilin müftüsü…
Hep söyler, hep yazarım; Türk Ulusunun en büyük kırılma noktası Araplarla yollarının kesiştiği gündür.
O günden bu yana Arap Dünyası, nasıl yerlerde sürünüyorsa; biz de onlar gibi yerlerde sürünüyoruz.
O nedenledir ki; Batı Dünyası uzayda cirit atarken; biz da Araplar gibi (hâlâ) hurafeler bataklığı içinde çırpınıyoruz.
* * *
Köy Enstitüleri, çağı yakalama eğitimi veren kurumlardı.
Kapatılmayıp, yaygın bir şekilde eğitim yaşamına devam etseydi; bugün yaşadığımız sıkıntıların çok büyük bölümünü yaşamaz; çağdışı yöneticilerin yönetimine kalmazdık.
Onun için kapatıldı Köy Enstitüleri.
Malum çevreler, çağdışı saltanatlarının tehlikeye girdiğini görüp, anlayınca; alelacele kapattı(rdı)lar Köy Enstitülerini.
Hemen her konuda donanımlı öğretmenleri pasifsize ettiler.
Kim kaybetti.
Ülkemiz kaybetti.
Ülkemiz insanı kaybetti.
Üzerinde yaşadığımız coğrafya kaybetti.
Demem o ki; ülkemizin yaşadığı bir başka büyük kırılma noktası da Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır.
Yaşadığımız sıkıntıların temelinde, bu kırılma noktasının da nedeni çok ama çok büyüktür.
Kurtuluş?
Kurtuluş, bu okulların yeniden açılmasında; eğitim sisteminin yeniden
“uygulamalı eğitim sistemine” dönüştürülmesindedir.
* * *
Ne demiştik?
“ÖĞRETMEN İSTERSE…”
“ÖĞRETMEN İSTERSE, ÇAĞ AÇAR, ÇAĞ KAPATIR..”
Öğretmenlerimize belli kurallar çerçevesinde, bu anlayışı, bu enerjiyi, bu arzuyu vermek; eğitimi, dinci çevrelerin elinden kurtarıp, bilime, çağdaşlaşmaya yönlendirmek zorundayız.
Dinin yeri ayrı, bilimin, ilimin yeri ayrı.
Bunun bilincine bir varabilsek; biz de gelişmiş ülkeler arasında yerimizi alacağız.
Biz de sadece TÜKETEN DEĞİL; ÜRETEN TOPLUM OLACAK, sağa sola el açmaktan kurtulacağız.
Seçmesini, seçilmesini öğrenecek; ülkenin önünü açacak, ülkemize çağı yakalatacak yöneticileri işbaşına getireceğiz.