Saygıdeğer okurlar; Geçen haftaki kaldığım yerden yazıma devam etmek istiyorum. Çünkü bu konu bence bu ülkenin sorunlarının baş kaynağı. Bu sorun devam ettiği sürece, yani cahil okumuşluğumuz sürdüğü sürece gelişmiş ileri toplumlar...
Saygıdeğer okurlar;
Geçen haftaki kaldığım yerden yazıma devam etmek istiyorum. Çünkü bu konu bence bu ülkenin sorunlarının baş kaynağı. Bu sorun devam ettiği sürece, yani cahil okumuşluğumuz sürdüğü sürece gelişmiş ileri toplumlar seviyesine ulaşmamız mümkün değil. Onlarla eşit seviyeye gelmemizin yolu evrensel ilkelere ulaşmakla mümkündür. Evrensel ilkelere ulaşmamız ise bizim cahil okumuşlarımızın önce kendilerini sonra da halkı anlamasıyla gerçekleşecektir. Yani iyileşmenin yolu hastanın hasta olduğunu ve tedaviye ihtiyacının bulunduğunu kabullenmesi ile olur. Bizim okumuş cahillerimiz de çok bilmişlik hastalığına yakalandıklarını kabul edip, halkı anlamaya çalıştıklarında tedaviyi de kabullenmiş olacaklardır.
Size müsaadenizle biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Bir çoğunuz beni vergi dairesi müdürlüğümden dolayı tanır. Oysa çok az insan, çok fazla kitap okuyup, araştırma yaptığımı bilir. Bunu neden söylüyorum. Çünkü 10 yıl öncesine kadar ben de okumuş cahillerden biriydim. 15 yaşımdan itibaren, içinde bulunduğum 78 kuşağında siyasetin içinde yer aldım. Ancak hiçbir zaman şiddet yanlısı olmadım. Ben fikirlerin dayakla, işkenceyle ya da öldürmekle yok olmayacağına inananlardanım. Kaldı ki fikirlerde zamanın akışı içinde kendilerini yenilemek zorundadır. Çağın gereğine ayak uydurmak zorundadır.
İlkokulda okurken televizyon yoktu. Teksas, Tommiks okurduk. Sonra rahmetli Kemallettin Tuğcu'nun kitaplarını okumaya başladım. Oradan da Türk ve yabancı klasik romanlara geçtim. Siyaset 1976 yılından itibaren hızlandığında romanlar kitap okuma açlığımı engelleyemeyince araştırma kitaplarına yöneldim. 15 yaşındayken kendime üç soru sordum. Birincisi, sen nesin? Bu sorunun cevabını yıllardır felsefe, antropoloji ve sosyoloji kitaplarında araştırma yaparak bulmaya çalışıyorum. Çünkü çocuk aklımla soruya verdiğim cevap "BEN İNSANIM" olmuştu ve insanın nasıl bir varlık olduğunu merak ediyordum. İkinci soru, sen kimsin? Bu soruya da "TÜRK'ÜM" cevabını verdim ve Atalarımı öğrenmek için kitaplar okuyup araştırma yaptım. Üçüncü soru, yeryüzüne nasıl geldin sorusuydu? Bu hepsinden daha derin bir konuydu ve okudukça daha çok bilgiye ihtiyacım olduğunu öğrendim. Çünkü bu soruya ailemden ve çevreden öğrendiğim "BENİ ALLAH YARATTI" cevabını vermiştim. Bu cevap beni tatmin etmeyince kendim araştırma ihtiyacı hissettim. Gelmiş geçmiş dünya dinlerini inceledim. Sizin anlayacağınız, felsefe, tarih, psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve teoloji araştırmalarına 40 yılımı ve onca paramı harcadım. Fakat daha 10 yıl öncesine kadar okumuş cahilliğimi yenemedim. Çünkü çok şey bildiğimi ve çevremdeki insanların beni anlamadığını düşünüyordum. 10 yıl önce "TASAVVUF" ile tanışınca insanları benim anlamadığımı öğrenmiş oldum. Cahil olan onlar değil, bendim. Tasavvufun büyük ustaları, Hasan-ı Basri, Cüneyd-i Bağdad-i, İmam Gazali, Kuşeyri, İbn Arabi, ibn Sina, Mevlana, Hacı Bektaş Veli ve daha birçoklarını okudukça cahilin benden başkası olmadığını gördüm. Çünkü ben, çok bilmişliğin verdiği bir kibirle, insanları anlamaktan çok onlara anlatmakla meşguldüm. Artık 10 yıldır onları anlamaya çaba sarf ediyorum. Fakat hala yetersiz olduğumu düşünerek tasavvufun yanında psikoloji okumaya devam ediyorum. Şu anda da büyük usta Alfred Adler'in "Yaşamın anlam ve amacı" adlı eserini inceliyorum. Çünkü bu eserlerden insanı anlamanın kendini anlamak olduğunu öğreniyorum. Bu nedenle, okumuş cahillere büyük ozan, tasavvuf ehli Yunus Emre ile cevap vermek istiyorum.
İlim, ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir,
Sen kendini bilmez isen,
Bu nice okumaktır.
Kendimizi ve birbirimizi daha iyi anlamamız dileğiyle, saygılarımı sunuyorum.
- DEVAM EDECEK -