Bir turizm sezonuna daha veda ediyoruz. Ne var ki bu veda, içimizde kocaman bir burukluk ve cevapsız sorular bırakıyor. Sahi, nasıl bir sezon geçirdik biz?
Derinlemesine konuşulmasa da, üzeri süslü cümlelerle örtülmeye çalışılsa da gerçek ortada: Esnafın çile çektiği, kepenk indirdiği, ardı ardına iflasların yaşandığı, hatta ne yazık ki insanların çaresizlikten intiharın eşiğine geldiği kapkaranlık bir turizm dönemini geride bıraktık. Bu sezonun sonunda kaç esnaf dükkânına son kez kilit vuracak, henüz belirsiz.
Yıllardır kanayan yaramız olan "turist kalitesi" meselesi ise artık dip yapmış durumda. O eski, nitelikli, şehre ve esnafa katma değer sağlayan Alman turist de gelmiyor, kaliteli kitle de Alanya’nın semtine uğramıyor. Elbette bunda esnafın ve yerel işletmelerin kendi payına düşen hataları az değil. Ancak asıl acı olan şu: "Doğasıyla cennet misali, dünyanın hayran olduğu Alanya" diyerek biz kendi kendimizi mi kandırıyoruz?
Alanya sanki kirlendi… O eski zarafetini kaybetti, gereksiz ve kontrolsüz bir şekilde kalabalıklaştı. Her yer betonlaşırken, şehir müthiş bir niteliksiz göç dalgasının altında ezilmeye başladı.
Burada bir parantez açmak şart: Ben üniversitelere veya yükseköğretime karşı bir insan değilim. Aksine, üniversiteler ne kadar çok olursa eğitimimizin, kültürümüzün ve vizyonumuzun o kadar artacağına inanırım. Ancak bir yanda köylerdeki okulları "Yeterli öğrenci yok" diyerek kapatıp gençliğimizi, çocuklarımızı cahilliğe sürükleyen bir sistem var; diğer yanda ise bir turizm beldesine plansızca, hesapsızca açılan üniversiteler...
Üniversite; sosyal altyapısı, şehir düzeni ve imkânları buna uygun, kalabalığı kaldırabilecek ortamlarda kurulur. Alanya’da elbette olur ama belirli branşlarla sınırlandırılır. Neden mi bunu söylüyorum? Çünkü Alanya’da ardı ardına açılan fakülteler, beraberinde öğrenci sayısının en az 10 katı kadar bireysel göçü getirdi. Okumaya gelen bir daha geri dönmedi. "Okulum bitti, memleketime dönüyorum" diyen olmadı. Annesi, babası, dayısı, teyzesi derken her bir öğrenciyle birlikte aileden 5-10 kişi daha bu şehre taşındı.
Bunu anlamak için istatistiklere, rakamlara boğulmaya gerek yok. Şuradan sokağa çıkıp çarşıda iki adım yürüdüğünüzde acı gerçeği görürsünüz. Hani "Küçük İstanbul" derler ya, tam da öyle... Araba trafiği, kilitlenen yollar, insan seli... Ama hepsi kuru kalabalık! Turizme tek bir kuruş faydası olmayan, şehri tüketen bir kalabalık.
Alanya, yerleşik yerli halkın bu nüfus yoğunluğuyla geçinebileceği veya huzurla yaşayabileceği bir sanayi ya da metropol altyapısına sahip değil.
Buranın tüm düzeni, can damarı turizme bağlı. Turizmle nefes alan bir ilçede bu kadar göçün, bu kadar işsiz ve amaçsız insanın ortalıkta dolaşması akla ve mantığa aykırıdır. Şehre hiçbir getirisi olmadığı gibi, götürüsü çok büyüktür.
İstanbul’un bile kendine göre bir güzergâhı, bir şehir akışı vardır; insanlar nereden gidip geleceğini bilir. Bizim durumumuz ise tam bir kaos! Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kaliteli turist bulmak için sokak sokak geziyoruz ama yok. Gelen gurbetçi ya da turist de zaten otelinden dışarı adım atmıyor. Esnaf ise mağazasının önünde oturmuş, çayını yudumlarken "Ya Allah" deyip mucize bekliyor. Borcunu ödeyemeyen, gırtlağına kadar batmış esnafın feryadı göğe yükseliyor.
Şimdi yetkililere ve bu şehri yönetenlere soruyorum: Bu gidişata ne zaman bir düzen getirmeyi planlıyorsunuz?
Eğer sokak turizmini bitirdiyseniz, bunu resmen açıklayın da herkes başının çaresine baksın. "Biz tamamen otel turizmine döndük" deyin, esnaf da dükkânını kapatsın, boşuna kirayla, vergiyle ezilmesin. Çünkü kâğıt üzerinde her şey mükemmel görünse de sokaktaki gerçek bu değil. Esnafın canı yanıyor, şehir can çekişiyor.
Bu Alanya, bizim bildiğimiz, gurur duyduğumuz güzel Alanya olamaz. Alanyamıza bir an önce akılcı bir planlama ve çeki düzen getirilmelidir.
Göz göre göre yok olan Alanyamız kurtarılsın lütfen!