​Günümüz dünyasında belki de en çok kaybettiğimiz şey, en temel ihtiyacımız olan "güven" oldu. Ne yediğimize tam anlamıyla güvenebiliyoruz, ne de içtiğimize... Soframıza gelen gıdaların içeriğinden, günlük yaşamımızın parçası olan ürünlere kadar büyük bir belirsizlik hakim. Bize sunulanı sorgulayamadan tüketen bir toplum haline geldik.

​Dünya genelinde yaşanan bu karmaşık süreçler, insan zihninde pek çok soru işareti yaratıyor. Sosyal çevremizde, medyada her gün insan sağlığını, çevreyi ve dünyadaki nüfus dengelerini etkilediği iddia edilen sayısız konu dinliyoruz. Kimisi gıdalarımız üzerindeki kimyasallardan, kimisi dijital dünyanın üzerimizdeki yönlendirici etkisinden, kimisi de atmosferde gördüğümüz izlerden bahsediyor.

Tüm bu bilgi kirliliği ve belirsizlik ortamında insan ister istemez soruyor: Gerçekten ne kadarına hakimiz ve ne kadar özgürüz?
​Beni en çok üzen şey ise, bu küresel belirsizliklerin ve endişelerin hayatımızın en masum, en güzel anlarını bile elimizden alması. Eskiden yağmur yağdığında hiç düşünmeden sokağa çıkar, ıslanmanın ve o güzel atmosferin tadını çıkarırdım. Yağmurun toprağa ve doğaya verdiği o tazeliği hissetmek büyük bir huzurdu. Şimdilerde ise çoğumuz gökyüzüne bakarken bile bir şüphe, bir tereddüt taşıyoruz. Bırakın o eski romantizmi yaşamayı, doğayla kurduğumuz o samimi bağı bile kaybetme noktasına geldik.
​Dünyanın gidişatı ve geleceğimiz üzerine düşünmek, farkındalık kazanmak elbette önemli. Ancak bu kadar çok bilgi ve iddianın arasında kaybolmadan, ruh sağlığımızı ve yaşam sevincimizi korumak da bir o kadar kıymetli.

Şüphelerle dolu bir dünyada bile doğallığa, sağlığımıza ve bize huzur veren detaylara sahip çıkmaya devam etmeliyiz.

Sevgiler