GÜNLERDİR çarşı pazar izliyorum Alanya'yı. Boş, her yer boş. Bugün de saat 11.00 sularında, evimin karşısındaki otelin plajına gittim. Her yıl bu zamanlarda boş şezlong bulmanın mümkün olmadığı plajda, in cin top oynuyor…...
GÜNLERDİR
çarşı pazar izliyorum Alanya’yı.
Boş, her yer boş.
Bugün de saat 11.00 sularında, evimin karşısındaki otelin plajına gittim.
Her yıl bu zamanlarda boş şezlong bulmanın mümkün olmadığı plajda, in cin top oynuyor… İçim kavruldu.
Tarlada mahsulü telef olmuş çiftçi gibi çöktüm kaldım, oracığa.
Oysa hazırlıklı gitmiştim oraya; ne göreceğimi ya da ne(ler) görmeyeceğimi biliyordum.
Yine de büyük bir çöküntü yaşadım oracıkta.
Boş gözlerle denizi ve kumsalı izlerken, “Bu yıl böyle, seneye Allah kerim…” diyen plaj görevlisinin sesiyle irkildim.
O plaj görevlisine, “Bu kadar çabuk vazgeçilecek bir kent miydik?” dediğimi, ya da o anlama gelecek bir şeyler mırıldandığımı sanıyorum, hayal meyal.
Sonra da; aynen içinde bulunduğumuz sezonun turizmcisi gibi, esnafı gibi, üreticisi gibi; “kös kös modunda” terk ettim orayı.
* * *
Oysa hiç de akılcı bir tavır değil, “kös kös modu”na girmek.
Çözüm üretmek zorundayız.
Özeleştiri yapmak zorundayız.
Hatalarımızla yüzleşmek zorundayız.
Tamam, bulunmaz Bursa kumaşı değiliz ama bu kadar da kolay harcanacak, bir kent de değiliz.
Bu yıl “kayıp yıl” olabilir.
Nitekim oldu da.
Olmuşla, ölmüşe çare yok derler; önümüzdeki yıllara bakmak zorundayız.
Önümüzdeki yıllarda da benzeri sıkıntıları yaşamamak için (şimdiden) akılcı stratejiler üretmek zorundayız..
Başımızı ellerimiz arasına alıp, düşünmeliyiz.
Ne oldu, niye oldu, kim ya da kimler sebep oldu?
Kimler düşürdü bizi bu duruma?
Tamam, iş bilmez, hayalperest bir politikacı (!) ya da politikacılar(!) açtı bu işleri başımıza. Hadlerini aşıp, komşu ülkenin Emevi Camii’nde namaz kılmaya kalktılar!
Yaşamsal düzeyde ekonomik bağlantılarımız olan bir ülkenin uçağını, hiç gereği yokken, akıl dışı, mantık dışı gerekçelerle düşürdüler, pilotunun hunharca öldürülmesine vesile oldular. Bu işler geldi başımıza.
İşin özeti bu.
Özet bu da; her şey bu kadar mı ucuzdu, bu kadar mı pamuk ipliğine bağlıydı?
Alanya olarak, Alanyalı olarak hiç mi kabahatimiz yoktu bizim?
Bu kadar çabuk vazgeçilecek, bu kadar kolay harcanacak, bu denli sıradan, bu denli basit bir turizm kenti miydik?
!!??...
İşte zurnanın zırt dediği yer burası.
Bunu konuşmalı, bunu tartışmalıyız.
… …
Evet öyleydik.
Farkındaydık ya da değildik.
Ama öyleydik.
Kirliliğin her türü, habis bir ur gibi her bir yanımızı sarıp, sarmalamaktaydı.
Gelen turist, her gelişinde, Alanya’nın sürekli betonlaştığını görüyor, üzülüyordu.
Kirlilik her yerde (karada, denizde, caddede, sokakta) kol geziyordu.
Sessizliği ve sakinliğiyle ün salmış Alanya’nın, sessizliğinden ve sakinliğinden giderek eser kalmamıştı, kalmıyordu.
İki tekerli gürültü makinesi şehir eşkıyalarının, her gelişlerinde daha çok arttığını, daha çok pervasızlaştığını görüyor, soğuyorlardı buralardan.
Ortadoğu’ya özgü kaldırım işgallerinden; elinden, kolundan çekiştiren satıcılardan rahatsız oluyorlardı. (O nedenle de canlarını riske edip, kaldırımlarda değil, araçların arasında yürüyorlardı.)
Turizm çeşitliliği artmıyor, sabit kalıyor hatta daralıyordu.
* * *
Ben bütün bunları, bir film şeridi gibi kafamdan geçirirken; Çimen Otel’in önündeki ışıklarda bekleyen, (beklerken de gaz vere vere ortalığı inleten) iki tekerli şehir eşkıyalarından biri, (SARI IŞIĞIN –yeşil ışığın değil, sarı ışığın- yanmasıyla birlikte) altındaki aracı tek tekere düşürüp, büyük bir gürültüyle fırladı.
O sırada karşıdan karşıya geçmekte olan yaşlı çift, zor attı kendini kaldırıma.
Arkasından bağırdılar; “Allah belanı versin ayı!...”
… …
O an dedim ki kendi kendime; “Biz daha bu ayıları eğitemedik, turizmcilik oynuyoruz!”
Daha turizmin abecesinin başındayız; sonra da nasıl oluyor da bizden bu kadar kolay vazgeçiyorlar diye yakınıyoruz.
Yüzleşmemiz gereken o kadar çok şey var ki…