GECE yarısı, gaz lambasının cılız ışığında ahşap bir radyonun kadranına çevrilirdi bakışlar. Parmaklar, cızırtılar arasından tanıdık bir ses arayarak o küçük düğmeyi titizlikle döndürürdü.
Devletin tek kanalı TRT’nin kaskatı Merkez Denetleme Kurulu...
Sadece insanları değil, nota sehpalarını bile hizaya sokmaya çalışan o demir disiplin. Cem Karaca’nın işçi tulumundaki feryadı “ideolojik” bulunup kilitlenirdi çekmecelere.
Şenay’ın “İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa” çığlığı, sırf “birlik” kelimesi enternasyonalizmi çağrıştırıyor diye takılırdı sansürün süzgecine.
Şaka gibi ama Adnan Şenses’in meyhanecisi de Melih Kibar’ın o masum Çoban Yıldızı da nasibini alırdı bu gazaptan. Memleketin sevinci de kederi de TRT onaylı olmak zorundaydı.
Ozan Arif, 1980 öncesinde milliyetçi camia içerisinde çok büyük bir popülariteye sahipti. TRT sansürünü tıpkı sol sanatçılar gibi el altından yayılan kasetler, plaklar ve açık hava mitingleri/kurultaylar aracılığıyla aşmıştı.
Ama ses, hapsedilemeyen tek şeydir. Siz kapıyı kilitlersiniz; o pencerenin pervazındaki cızırtıdan sızar içeri. TRT susturdukça, millet geceleri kısa dalga frekanslarında dünyayı aramaya başladı. Doğu Bloku’nun dev vericileri, Soğuk Savaş’ın o soğuk rüzgârlarını Türkçe yayınlarla Türkiye’nin oturma odalarına taşıyordu.
Leipzig’den yükselen Bizim Radyo, Magdeburg’dan seslenen TKP’nin Sesi, Moskova, Erivan ve elbette o unutulmaz anons: “Burası Budapeşte Radyosu...”
Ağır aksak, diksiyonu kırık dökük bir Türkçe ile başlardı yayın. Ama kimse o yayınları sadece siyasi ideolojisi için dinlemezdi. Köylüsü de şehirlisi de TRT’nin yasakladığı Aşık Mahsuni’nin türkülerini duymak için kulak kabartırdı o frekanslara.
Üç dakikalık bir bağlama solo, araya sıkıştırılmış beş dakikalık bölücü propaganda... Türküye duyulan sevdayla, ideolojik ilmekler gizlice atılırdı hafızalara. Bir zamanlar benzerleri TRT’de yasaklanan “Git ara bul getir, saçlarını yol getir ya da “Kız ben seni vurmaz mıyım?” türküleri bugün kentlerin meydanlarında bangır bangır çalıyor ve kadın cinayetleri.
Ama ne yazık ki bu topraklarda dengeyi bir türlü tutturamadık. Hep aynı nakarat: “Benim gibi düşün, benim istediğim gibi giyin ya da giyinme, benim çizdiğim sınırda yaşa.”
1980 öncesi TRT’nin fişini çektiği seslerin yerini, bugün ekranları karartılan muhalif söz söylenecek son mecralardan biri olan Halk TV’ye aldı. Tarih adeta kendi matruşkasını yeniden açıyor.
Peki, değişen ne oldu? Hiçbir şey.
Dün gecenin karanlığında kısa dalga radyo frekansını gizlice arayan eller, bugün bilgisayar ekranında küçük bir “VPN” anahtarına dokunuyor. Dönemin Doğu Bloku radyolarının yerini, bugün yurt dışından YouTube yayını yapan yasaklı gazeteciler aldı. O yayınlar ki, bugün pek çok televizyon kanalından daha çok izleniyor, daha çok konuşuluyor.
Üstelik dünün cızırtılı radyolarında olduğu gibi, bugünün dijital yayınlarında da dezenformasyon ile hakikat iç içe geçmiş durumda. Yasakladıkça derinleşen, derinleştikçe kontrolden çıkan bir bilgi kirliliği ortaya çıktı ki bu devletimiz için en tehlikelisi.
Ne yapmalı, insan gerçekten bilmiyor.
Ama tarihin bize öğrettiği değişmez bir hakikat var: Yasaklanan her şey, mutlaka illegal ve daha kontrolsüz bir yol bulur. Sesi kestiğinizi sandığınız an, o ses daha da yankılanacağı bir kovuk bulur kendisine. Akıntıya karşı baraj kurabilirsiniz ama su, çatlağını her zaman bulur ve akar.
Keşke bastırmak yerine dinlemeyi, yasaklamak yerine anlamayı öğrenebilseydik... O zaman ne Budapeşte Radyosu’nun cızırtısına mahkûm olurduk, ne de ekranların karartıldığı bir gökyüzüne.
Esen kalın…