Hâlâ inanamıyorum.
Hâlâ kabullenemiyorum.
En son bir hafta önce görmüştüm, elimi öpmüş, sarılmıştık birbirimize.
O gün yanımda bizi izleyen arkadaşıma; “…Şu an 30 yaşında ama kucağıma alıp, sevdiğim, sevimli bir çocuk hâlâ benim için” demiştim.
Arkadaşım da “Ne kadar efendi, kimin çocuğu?” diye sormuştu.
Dün taziyesinde, o anlar geldi gözümün önüne, hıçkırıklara boğuldum. O nedenle de taziye göreneğine yakışmayacak bir davranışla, terk etmek zorunda kaldım o ortamı.
Yol boyu da “neden, neden, neden…” deyip, durdum kendi kendime.
“Daha yaşamının baharındaydı, neden iyiler hep erken ölüyor…” diye isyan ettim.
… …
Bir yerlerde okumuştum.
“…Birini ay çağırır, öbürünü denizler, bir diğerini uçurumlar…
Önce iyiler ayırdına varır; iyilerin ve iyiliklerinin bu hayatta yeri olmadığını. Bu hayatın kötülere, çıkarcı ve acımasızlara göre düzenlendiğini…
Acı verir onlara iyi kalplerini karanlık bir yerlerde terk etmek zorunda kalmak. Ama her şeye karşın ne kadar acı verse de; kendilerine ait olmayan böylesi bir dünyayı, herkesten daha çok ciddiye alırlar.

Sonunda iyiler, erken ölürler.
Bu durumu iyi bilen iyiler, ona göre yaşarlar. Sevdiklerinin gözlerinin içine bakar, onların gözlerinde, kendi gözlerini ararlar.
Hep iyi bir şeyler yapmak için çaba gösterirler.
Başkalarının acılarını öylesine sahiplenirler ki; o dilsiz, çıplak yaralarını ve de kendi acılarını bile kimsesiz bırakırlar…
Bu dünyaya, bu hayata duydukları her umudun; yaptıkları her eylemin, söyledikleri her sözün, içlerindeki acıyı biraz daha dilsiz, biraz daha kimsesiz ve çıplak bıraktığını bildikleri halde bilmemezlikten gelirler…
Böyle hissetmeye ikna ederler kendilerini.
Önce iyiler hisseder, bu hayatta iyiliklerine yer olmadığını…
Ve…
Ve iyiler, erken ölür…”
… …
Erkenden de çok daha erken terk etti sevdiklerini İrfan.
Sosyal medyayı şöyle bir taradım da; ne güzel şeyler yazmış sevenleri.
Tüm sevenleri çok özleyeceğiz onu.