Yeryüzündeki bilimlerin tümünün

Yeryüzündeki bilimlerin tümünün "İNSAN" hakkında araştırma yaptığını daha önce belirtmiştim. Matematikten felsefeye, fizikden teolojiye (Dinbilim) kadar bütün bilimler az ya da çok insanı incelemeyi ilke edinmiştir. Bazıları toplumu esas almış(Sosyoloji gibi) bazıları da bireyi esas almıştır(Psikoloji gibi). Fakat temelde hepsinin amacı da insanı araştırıp, onun ne olup ne olmadığına karar vermektir. Bunu yapmalarının sebebi, birey ve toplumların hayatlarının bir düzen içerisinde devamını sağlamaktır.
Bütün bilim dalları birey ve toplumun hizmetinde yer almasına rağmen bir bilim dalı bunlardan ayrılır. Diğer bilim dallarını insanlığa ihanet ederken göremezsiniz. Zaman zaman bazı art niyetli kişilerin elinde hatalı üretimlere sebep olabilirler. (Örneğin; fizik yoluyla bulunan atom bombası ve kimya yoluyla bulunan kimyasal silahlar gibi). Fakat genel olarak insanlığa zarar verecek davranış devamlılığı göstermezler. İnsanlığın var oluşundan bu yana birey ve toplumlara zarar veren tek bilim dalı SİYASET BİLİMİDİR. Katılan olur, katılmayan olur, bu benim şahsi kanaatimdir ve yıllarca yaptığım araştırma ve gözlemlerimin sonucudur.
Siyaset biliminin diğer bilimlerden en farklı özelliği, bütün bilim dallarını içine almış olması ve onlardan istediği anda ve istediği biçimde yararlanıyor bulunmasıdır. Diğer bir özelliği ise bu bilim dalını herkesin uygulayabilir olmasıdır. Yani fizik bilimini uygulayan fizikçidir, felsefeyi uygulayan filozoftur, sosyolojiyi uygulayan sosyologdur, teolojiyi uygulayan din adamıdır fakat siyaseti uygulayan siyaset bilimci değildir. Bu uygulayıcı, köy bakkalından tutun sanayiciye kadar herkes olabilir. İşin garip tarafı hiçbir şekilde siyaset bilimi eğitimi almamış da olabilir. Hatta hala sağ olan (Allah sağlıklı ömürler versin) bir siyasetçi büyüğümüz seçim meydanlarında köyünde çobanlık yaptığını söylediği için halk tarafından çoban lakabı ile de ödüllendirilmiştir.
"Türkçe'de işi ehline teslim etmek" diye çok doğru bir terim vardır. "Ehil olmak" kelimesinin Türkçe sözlükteki karşılığı ise "ustalaşmak, uzman olmak"dır. Fakat Türk toplumu olarak konu şahsımızı doğrudan ilgilendirmiyorsa bu söze çok da itibar etmeyiz. Örneğin sağlığımız için en iyi doktoru seçmeye çalışırız. ülke yönetimine gelince acemi olup olmadığına hiç bakmayız. Zaten bunu şu anda iktidarda bulunan başbakanımız da kendi ağzıyla itiraf etmiştir. İkinci kez seçilip geldiklerinde, meşhur balkon konuşmasında (Bildiğim kadarıyla bu balkon konuşmaları Fransız kralı 16. Luis ile başlamıştır. Onun sonunu merak edenler araştırıp öğrenebilirler) "artık "USTALAŞTIM" demiştir. Neyin ustası olmuştur? Tabi ki SİYASET BİLİMİnin. PEKİ KOSKOCA BİR ÜLKEYİ 10 YIL NASIL VE NE İLE YÖNETTİNİZ diye sormak büyük çoğunluğun aklına hiç gelmemiştir. Neden diye soracak olursanız, tek sebebinin toplumu oluşturan bireylerin KULLANMA KILAVUZLARINI bilmemelerinden kaynaklandığını görürsünüz. Başkalarının sizin kullanma kılavuzunu ele geçirip, zayıf yönlerinizi ortaya çıkardığını ve buna göre politikalar uyguladığını anlarsınız. Zaten siyaset biliminin de maalesef ki en büyük kozu budur.
Oysa siyaset bilimi, toplumu oluşturan bireylerin huzuru, refahı ve güvenliği için devlet kurumlarını çağın ve halkın arzuları doğrultusunda yönetme bilimidir. Fakat bizim, 10 yıl sonra ustalaştığını söyleyen siyasetçimize (siyasetçi, siyaset adamı, siyaset insanı, siyaset bilimci nedir? Farkları nelerdir? Daha sonra etraflıca yazılacak konulardır.) göre ise siyaset biliminin çoook başka görevleri vardır. Eğer bu siyasetçimiz siyaset biliminin gerçek görevini ilk andan itibaren bilmiş olsaydı yani kendi dediği gibi acemi olmasaydı bugün ağzına yapışan ve Devlet literatürüne yeni kazandırdığı PARALEL YAPI sözcüğünü kullanmamış olurdu. "İN'lerine gireceğiz" diye meydanlarda nutuklar atmazdı. İN diye tanımladığı yerlerin Devlet kurumları olduğunu bilir, in olmaması için gerekli çabayı sarf ederdi. Bugün oraları in olmuşsa bunun tek sorumlusu da o siyasetçidir.
Bütün bunların "İNSAN OLMAK" ile ne ilgisi var diye soranları duyar gibi oluyorum. Sabır gösterip bu yazı dizisini sonuna kadar okumayı göze alanlar o ilgiyi kendiliklerinden bulacaklardır. Ha! Ayrıca ben bu yazı dizisini Biyolojik anlamda insan olmak çerçevesinde yazmıyorum. Biyoloji bilimine göre insanı tarif etmek çok kolay. Buna göre insan, iki ayak üzerinde durabilen, gelişmiş bir beyine ve soyut düşüncelere sahip, dil kullanabilen gelişmiş bir memeli türüdür. Benim seri yazılarımda anlattığım "İNSAN OLMAK" ile tek ilgisi bu türün fiziksel yapısıdır. İngiliz biyolog ve doğa bilimci Charles Darvin 1859 yılında yazdığı türlerin kökeni adlı eserinde insanın maymun soyundan geldiğini iddia ediyor. Bu görüşe göre insan, primat (maymun soyu) oluyor. Ben bu görüşe katılmasam da acaba demekten de kendimi alamıyorum. Çünkü primatlarla ilgili araştırma yapıp, kitap okuyup, belgesel izlediğimde, azımsanmayacak sayıda insanın da onlar gibi davrandığına tanık oluyorum. Bazen onlara adlarıyla bile seslendiğimiz oluyor. Örneğin çevremizde yalakalık yapan insanlara ŞEBEK deriz, soytarılık yapanlara MAYMUN deriz, güçlü kuvvetli ve iri yapılı olanlara ise GORİL diye hitap ederiz. Oysa bunların hepsi de biyolojiye göre PRİMAT soyunun bir üyesidir. Oysa ben Felsefe, psikoloji ve teolojinin konu aldığı insandan, daha doğrusuyla Kur'an-ı Kerimin Bakara suresinin 30. ayetinde bahsi geçen HALİFE anlamındaki "İNSAN OLMAK" kavramından bahsediyorum.
Bugünkü yazımı da bu konu ile ilgili bir fıkra ile bitirmek istiyorum. Çocuk babasına gelir ve sorar. "Baba biz neyiz ve nasıl olduk?" Baba der ki; oğlum biz insanız ama atalarımız maymun. Yani maymun soyundan geldik. Çocuk yeteri kadar tatmin olmayınca annesine gider ve aynı soruyu sorar. Anne biz neyiz ve nereden geldik. Oğlum der anne; biz insanız ve bizi Allah yarattı. Çocuğun kafası iyice karışır ve annesine, fakat anneciğim babam maymun soyundan geldiğimizi söylüyor deyince annesi cevap verir: "Bunda şaşıracak bir şey yok oğlum. Çünkü baban o soydan geliyor."
İnsanca ve sağlıcakla kalın.