Avcı Mehmet'i kaybetmiştim. Avcı Mustafa'yı toprağa verip dönerken Kara Şevket, Avcı Mehmet'in yokluğuna dayandıysak Avcı Mustafa'nın da yokluğuna dayanırız diyerek beni teselli etmişti. Şimdi Şevket'in yokluğuna...

Avcı Mehmet’i kaybetmiştim. Avcı Mustafa’yı toprağa verip dönerken Kara Şevket, Avcı Mehmet’in yokluğuna dayandıysak Avcı Mustafa’nın da yokluğuna dayanırız diyerek beni teselli etmişti. Şimdi Şevket’in yokluğuna nasıl dayanacaktım. Onsuz kendimi hep yarım kalmış gibi hissediyordum. Sanki yaşama isteğim elimden alınmış, ruhum, canım görünmez bir güç tarafından çekiliyor gibiydi. İş günlerinde iş kaygısı biraz tesellim oluyordu. İş gününün dışında kalan zamanlarda dayanılmaz acılar hissediyordum.
Ölümünün hafta yemeğini de verdikten sonra duyduğum acı hepten karşı konulmaz bir boyuta taşınınca onun izlerini birlikte avlandığımız avlıklarda aramaya başladım. Sahil kesimindeki avlıkları tüfeksiz, köpeksiz, başıboş bir bir dolaştım ama onun bıraktığı anılardan başka ona ait bir şey yoktu. Eşimin bütün muhalefetinin hiç değilse yalnız çıkma diye ısrarlarına karşı Bük’ten Yönsüz Mehmet’i alırım diyip eşimin endişelerini hafiflettikten sonra kaptım mavzeri, atladım emektar Land Rover’a, tuttum Kartal Dağı’nın yolunu. Kartal Dağı benim kutsal dağımdı. Umutsuzluklarımda onun sevgi doruklarında huzur bulabileceğimi sanırdım. Yanımda ikinci bir kimseye gerek yoktu. Ben kaybettiğim arkadaşlarımı arıyordum. Daha önce Avcı Mustafa’yla beraber Avcı Mehmet’in izini aramıştık. Şimdi de ben tek başına Şevket’in izlerini arayacaktım. Onu ağaca, taşa, toprağa, havaya, suya, börtü böceğe sorup, onlarla konuşacaktım. Torosların bu tertemiz, uçsuz bucaksız dağlarında doğayla baş başa kalıp doğayla konuşmak belki acımı biraz hafifletecekti.
Sabah erken Cevizlidere’deydim. Kar sularıyla güçlenmiş yemyeşil duru akan çayın insana dinginlik veren sesinde aradım arkadaşımın sesini. Onun Çolak’ın Hasan Usta’yla Kartal Dağı’na teke avına çıkışını, bitkin bir durumda Kartal Dağı’ndan buraya inişini yaşadım. Oradan kalktım vurdum dağın yükseklerine. Mart karlarının müsaade ettiği yerlerden geçerek dağın doğusuna Çağlayan İn’e geçmek istiyordum. Kar fazlaydı. Katran Gözeği’ne kadar bile yükselemedim. Taşatan’ın üstünden aşıp dağın güneş alan doğu tarafına atladım. Karın yeni açıldığı yerlerde mosmor halı gibi serilmiş sümbüllere sordum arkadaşımı. Sümbül kokusunda aradım onun kokusunu. Fark etmeden bastığım bir yabani orkidenin (salep) boynunu kırdım. Onun boynunu düzeltirken o güzellik karşısında büyülendim. İnsanlar ne kadar acımasızdı. Salep için bu güzel çiçeğin hayatına son verebiliyorlardı ve de kendi hayatıyla beraber yavrusunun hayatına da. Bilindiği gibi salep bu güzel çiçeğin yumrusundan yağılıyordu. Bu güzeller güzeli çiçek bu mevsimde çiçeğini açıyor, sonra uykuya dalıyordu. Uyurken de kendi yumrusunun yanında yavrusunun yumrusunu meydana getiriyordu. Bir yıl sonrada doğa tekrar dirilirken yavru yumru çiçeğini veriyordu. Fakat insanoğlu gelip fındık kadar bu yumru için bu güzelliğin toprakla ilgisini kesip o yumruyu da torbasına koyuyordu.
DEVAM EDECEK