Demokrasi dışı rejimlerin en iyisinden, demokrasinin en kötüsünün bile çok daha iyi olduğu söylenir. Tabii ki bu tespit doğru. Bugün için, demokrasiden çok daha mükemmel bir rejim olmadığı gibi, böyle bir arayıştan söz etmek de mümkün...

Demokrasi dışı rejimlerin en iyisinden, demokrasinin en kötüsünün bile çok daha iyi olduğu söylenir.
Tabii ki bu tespit doğru.
Bugün için, demokrasiden çok daha mükemmel bir rejim olmadığı gibi, böyle bir arayıştan söz etmek de mümkün değil.
Umarız, demokrasinin zaaflarını ortadan kaldıracak yeni arayışlar gündeme gelsin!
Demokrasi, teorik anlamda, halkın kendi kendisini yönetmesi aynı zamanda, hukukun üstünlüğüne dayalı laik bir cumhuriyet çizgisinde, insanların her alanda özgür olabildiği toplumsal bir yapıyı amaçlamakta.
Demokrasilerde, farklı dünya görüşlerine sahip siyasi partilerin birbiriyle yarıştığı ve halkın seçtiği milletvekillerinden oluşan parlamentonun belirlediği hükümetle, ülkeyi yönetme adına egemen bir güç oluşturularak bu yapı tamamlanmış oluyor.
Pratikte ise, siyasi partiler ve bu partilerde belirleyici konumda olan liderler ya da önde gelen isimler, seçilecek isimleri seçmenin tercihine bırakma yerine, adayı kendileri belirlemekte.
Bu yüzden seçmen, milletvekilleri arasında bir tercihte bulunma yerine, partiler arasında bir tercih yapma zorunda bırakılıyor.
İşin özü şu.
Halk, kendi kendini yönetme adına, partilerdeki belli seçkinlerin, kendilerine göre seçtiklerinin arasında bile bir seçim yapma imkanına sahip değil.
Halkın seçmek zorunda olduğu şey sadece bir parti ve onun oluşturduğu liste.
Siyasi partiler, oy kaygısına dayalı olarak, belli kesimlere dönük hamasi çıkışlar ve de makro düzeyde, ülkenin ve ülke insanının zararına bir sürü ödünlerde bulanabilmekteler.
Halka rağmen, halkın yararına olabilecek kararları alabilmek demokrasilerde mümkün olmuyor.
Meclis dengesinin kritik olduğu, zayıf iktidarların bulunduğu dönemlerde, bu tür yararlı kararlar alınamazken, güçlü iktidarlar döneminde ciddi kararların alınabildiğine şahit oluyoruz.
Genel anlamda halkın yararına olan ama bazı kesimlerin zararına olan kararlara, bu kesimlerin şu ya da bu biçimde karşı çıkmaları, toplumu yanlış yönlendirmesi, konuyu amacından saptırarak, farklı platformlara çekerek, halkın yararına olan bir uygulamayı bile halkın zararınaymış gibi gösterebilmeleri yüzünden, demokratik ortamlarda siyasi iktidar bu tür şer odakları karşısında ürküp geri çekilebilmekte.
Türkiye’de bu tür dezenformasyonların ve de yanlış yönlendirmelerin ne denli etkili olduğunu birçok alanda görmek mümkün.
Darbe girişiminde bulunanlar, ordu içinde çeteleşenler, terör örgütüne destek verenler, bürokratik yapı içinde mafya türü yapılananlar, çıkar çevreleriyle birlikte hareket eden bürokratlar, yasadışı eylemlere ve de cinayetlere imza atanlar, şike yapanlar, belediyelerde yaygın hale gelen, imar yolsuzlukları ve vurgunları yapanlar ya da, yaptıkları iddia edilenler henüz sorgulanma aşamasındayken bile, ya suçsuz ya da suçlu gibi lanse edilerek, toplum yargı aşamasında bile kutuplaşmaya gidiyorsa, burada gerçek bir demokrasi anlayışından ve demokrat bir toplumdan hatta demokrasi kültüründen söz edilemez.
Hukukun üstünlüğüne bir türlü inanamayan ve sürekli şu ya da bu üstünlerin hukukunun söz konusu olduğu bir toplumda, ne gerçek bir hukuktan ne de gerçek bir demokrasiden söz edilebilir.
Türkiye dünlerde, “Sol- Sağ” kutuplaşması yüzünden, gerçeklere gözlerini kapayarak körleşmişti.
Bugün de, “Ak Parti yandaşlığı ve karşıtlığına dayalı bir körlük içinde, olaylara ve gelişmelere bakmanın aymazlığı içinde.
Demokrasinin beşiği olarak bilinen ve 1789 devrimini gerçekleştirmiş Fransa da bile oy kaygısına dayalı bir sürü karar alınabiliyorsa, burada suçlu olan demokrasi değil, demokrat bir duruş sergileme yerine, oy hesabı yapan siyasiler.
ÖZEL NOT: MHP ilçe Başkanı Sayın Cafer Uyar, dünkü yazımla ilgili olarak, delege listenin geri alınmasının etik anlamda kaygı duyulacak bir yönünün olmadığı konusunda, beni hem bilgilendirdi hem de ikna ettiler.
Kendilerine bu duyarlılıklarından dolayı teşekkür ediyorum.