1999 yılından bu yana Irak coğrafyasında görev yapmış, farklı alanlarda araştırmalarda bulunmuş; bu toprakların insanını, kültürünü, yaşam biçimini, inanç dünyasını ve siyasi dengelerini yakından tanımış biri olarak ifade etmek isterim ki Irak'ın en büyük sorunu kaynak yetersizliği değil, kendi kaynakları ve siyasi iradesi üzerinde tam anlamıyla hâkimiyet kuramamasıdır. Irak'ı yalnızca haritalar üzerinden okumak, Bağdat'ta kurulan hükümetlere bakarak anlamaya çalışmak veya bölgesel güçlerin açıklamalarından hareketle değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü Irak, masa başında hazırlanan siyasi raporlardan çok daha derin, çok daha karmaşık ve çok daha köklü bir toplumsal yapıya sahiptir. 1999 yılından bugüne kadar geçen uzun zaman diliminde Irak'ta çeşitli görevlerde bulunmuş, farklı alanlarda araştırmalar yapmış, bu coğrafyanın sosyal, kültürel, siyasal ve inanç değerlerini yakından tanıma imkânı elde etmiş biri olarak şunu açıkça ifade etmek istiyorum: Irak'ı anlamak için yalnızca Bağdat'ın siyasetini değil, Necef'in inanç dünyasını, Kerbela'nın tarihî hafızasını, Basra'nın ekonomik damarlarını, Musul'un toplumsal dokusunu, Kerkük'ün kimlik mücadelesini ve Erbil ile Süleymaniye'nin siyasi dengelerini birlikte okumak gerekir. Irak, birbirinden farklı toplulukların zorunlu olarak yan yana yaşadığı sıradan bir coğrafya değildir. Irak; Arapların, Kürtlerin, Türkmenlerin, farklı mezhep ve inanç gruplarının yüzyıllar boyunca birlikte şekillendirdiği tarihî bir medeniyet alanıdır. Bu nedenle Irak'ın meselelerini yalnızca Şii-Sünni ayrışmasına, Arap-Kürt rekabetine veya Bağdat-Erbil anlaşmazlığına indirgemek, bu ülkenin gerçeklerini anlamamak demektir. Benim yıllar içerisinde edindiğim kanaat şudur: Irak'ın asıl meselesi, toplumsal farklılıklarının varlığı değil; bu farklılıkların içeriden ve dışarıdan siyasi nüfuz araçlarına dönüştürülmesidir. 1999 yılının Irak'ı ile bugünün Irak'ı arasında çok büyük farklılıklar bulunmaktadır. 1999 yılında Irak, uluslararası yaptırımların ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlarıyla mücadele ediyordu. Saddam Hüseyin yönetiminin otoriter devlet yapısı altında siyasi özgürlükler son derece sınırlıydı. Ancak merkezî otoritenin devlet kurumları üzerindeki kontrolü bugünkünden oldukça farklıydı. 2003 yılında Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde gerçekleştirilen askerî müdahale ise Irak'ın siyasi, askerî ve toplumsal yapısını kökten değiştirdi. Saddam Hüseyin yönetiminin devrilmesiyle yalnızca bir iktidar sona ermedi; devlet kurumları büyük ölçüde sarsıldı, güvenlik dengeleri altüst oldu ve ülke uzun yıllar devam edecek istikrarsızlık dönemine sürüklendi. Irak ordusunun dağıtılması, devlet kurumlarındaki tasfiyeler, mezhepsel temelli siyasi rekabet ve ortaya çıkan güvenlik boşluğu, Irak'ın geleceğini belirleyen kırılma noktaları oldu. İşte İran, bu tarihî süreçte Irak üzerindeki siyasi nüfuzunu önemli ölçüde genişletti.Burada özellikle vurgulamak istediğim husus şudur: Amerika Irak'ta Saddam rejimini yıktı; fakat ortaya çıkan siyasi boşluğu, önemli ölçüde İran'ın nüfuzunu artırabileceği bir ortam hâline getirdi. Bu, Irak'ın yakın tarihindeki en büyük jeopolitik çelişkilerden biridir.Washington askerî müdahaleyle Irak'ın siyasi düzenini değiştirirken, Tahran yeni düzen içerisinde kendisine güçlü siyasi, askerî ve ekonomik bağlantılar kurma imkânı buldu. Bugün Irak'ın karşı karşıya bulunduğu egemenlik sorununun kökleri de bu dönemde aranmalıdır. Irak toplumunun inanç dünyasını tanıyan herkes bilir ki bu ülkede din, yalnızca bireysel ibadet hayatını değil, toplumsal gelenekleri, tarihî aidiyetleri ve siyasi ilişkileri de etkileyen önemli bir unsurdur. Necef ve Kerbela gibi şehirler, dünya Şiiliğinin en önemli dinî merkezleri arasındadır. Ancak burada yapılan büyük bir yanlış bulunmaktadır. Iraklı Şiilerin tamamını İran'ın siyasi nüfuzu altında görmek, Irak toplumunun gerçeklerini bilmemektir. Irak Şiiliği ile İran'ın devlet merkezli dinî ve siyasi anlayışı arasında tarihî ve kurumsal farklılıklar vardır. Necef'teki dinî otorite geleneği ile Tahran'ın velayet-i fakih esasına dayalı siyasi sistemi aynı değildir. Dolayısıyla İran'ın Irak üzerindeki etkisini sadece mezhepsel yakınlıkla açıklamak mümkün değildir. Asıl mesele; siyasi partiler, ekonomik ilişkiler, güvenlik yapıları ve bazı silahlı gruplar üzerinden oluşturulan nüfuz mekanizmalarıdır. Nitekim 2003 sonrasında İran'ın Irak'taki nüfuzunun siyasi partiler, silahlı gruplar ve ekonomik ilişkiler üzerinden güçlendiği uluslararası araştırmalarda da ortaya konulmaktadır. İran ile Irak arasındaki mezhepsel yakınlık bir gerçektir; ancak bu yakınlığın Irak'ın siyasi bağımsızlığını sınırlayan bir vesayet ilişkisine dönüşmesi kabul edilemez. Bir Iraklı Şii'nin ülkesine bağlılığı ile İran'ın bölgesel politikalarını desteklemesi aynı şey değildir. Irak'ın geleceği açısından bu ayrım son derece önemlidir. Irak'ta yıllardır gözlemlenen en önemli yapısal sorunlardan biri, silahlı güçler ile siyasi otorite arasındaki ilişkinin yeterince sağlıklı bir zemine oturtulamamasıdır. 2014 yılında DEAŞ terör örgütünün Musul'u ele geçirmesi ve Irak'ın geniş bölgelerinde hâkimiyet kurması, ülkede çok ağır bir güvenlik krizi meydana getirdi. Bu dönemde Haşdi Şabi bünyesinde örgütlenen çok sayıda yapı, DEAŞ'a karşı mücadelede önemli roller üstlendi. Ancak burada tarihî bir ayrım yapılmalıdır. Terörle mücadeleye katkıda bulunmak başka, bu mücadeleden elde edilen askerî gücü devlet otoritesinin üzerinde bir siyasi nüfuz aracına dönüştürmek başkadır. Haşdi Şabi içerisindeki bütün yapılar aynı siyasi çizgide değildir. Bununla birlikte İran'a yakın bazı silahlı grupların bağımsız hareket kabiliyetleri, Irak devletinin egemenliği açısından ciddi sorunlar doğurmuştur. 2026'da da bu yapıların gerçek anlamda devlet denetimine alınması önemli bir siyasi mesele olmaya devam etmektedir. Benim bu konudaki değerlendirmem nettir: Bir ülkede silahın meşru otoritesi devlet değilse, o ülkede siyasi istikrar hiçbir zaman tam anlamıyla sağlanamaz. Irak ordusu, polisi, istihbarat kurumları ve diğer meşru güvenlik yapıları tek bir anayasal otoriteye bağlı olmalıdır. Siyasi partilerin silahlı kanatlarının bulunması veya silahlı yapıların dış devletlerle bağımsız ilişkiler geliştirmesi, Irak'ın geleceğini sürekli kırılgan hâle getirmektedir. Irak coğrafyasını yakından bilen biri olarak özellikle üzerinde durmak istediğim konulardan biri Türkmenlerin tarihî ve toplumsal varlığıdır. Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatu, Altınköprü ve diğer Türkmen yerleşimleri, Irak'ın tarihî ve kültürel kimliğinin ayrılmaz parçalarıdır. Kerkük'e yalnızca petrol rezervleri açısından bakmak büyük bir eksikliktir. Kerkük aynı zamanda ortak yaşama kültürünün, farklı kimliklerin ve tarihî aidiyetlerin buluşma noktasıdır. Türkmenlerin yaşadığı siyasi temsil, güvenlik, mülkiyet ve kültürel hak sorunları çözülmeden Irak'ta kalıcı toplumsal barışın sağlandığını ileri sürmek mümkün değildir. Aynı şekilde Arapların, Kürtlerin, Ezidilerin, Asurilerin, Keldanilerin ve diğer toplulukların haklarını güvence altına almayan bir devlet düzeninin de uzun ömürlü olması beklenemez. Irak'ın kurtuluşu, bir etnik grubun veya mezhebin diğerine üstünlük kurmasından geçmemektedir. Irak'ın kurtuluşu, her vatandaşın kendisini aynı devletin eşit ve onurlu bir parçası olarak görebilmesinden geçmektedir. Bu noktada Türkiye'nin Türkmenlerle tarihî ve kültürel bağları son derece önemlidir. Ancak Irak'ın bütünlüğüne katkıda bulunacak yaklaşım, Türkmenlerin haklarını savunurken bütün Irak toplumunun güvenliğini ve refahını gözetmektir. Irak'ta siyasi krizleri değerlendirirken üzerinde durulması gereken en önemli gerçeklerden biri de toplumun uzun yıllar boyunca yaşadığı ağır travmalardır. Savaşlar, yaptırımlar, terör saldırıları, mezhepsel çatışmalar, kitlesel göçler, ekonomik sıkıntılar ve siyasi belirsizlikler, Irak toplumunun hayatında derin izler bırakmıştır. Iraklı bir vatandaş için güvenlik yalnızca askerî operasyonların sona ermesi değildir. Güvenlik; çocuğunun eğitim alabilmesi, ailesinin geçimini sağlayabilmesi, elektrik ve su hizmetlerine ulaşabilmesi, kendi kimliğiyle korkmadan yaşayabilmesi ve geleceğe umutla bakabilmesidir. Dışarıdan Irak'a bakanların önemli bir bölümü yalnızca petrol yataklarını, askerî üsleri, siyasi partileri ve bölgesel güç dengelerini görmektedir. Oysa Irak'ın asıl gücü insanıdır. Bağdat'taki esnafın, Basra'daki işçinin, Musul'daki çiftçinin, Kerkük'teki Türkmen ailenin ve Necef'teki öğrencinin beklentisi çoğu zaman aynıdır: Huzur, güvenlik, adalet ve insanca bir hayat. Bu nedenle Irak'ın geleceği, yabancı devletlerin stratejik çıkarlarına göre değil, Irak halkının gerçek ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir. Irak, dünyanın önemli petrol rezervlerine sahip ülkelerinden biridir. Buna rağmen enerji altyapısı, elektrik üretimi, sanayileşme, istihdam ve kamu hizmetleri alanlarında ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. Özellikle İran'dan sağlanan doğal gazın Irak'ın elektrik üretimindeki rolü, ekonomik ilişkilerin stratejik bağımlılığa nasıl dönüşebileceğini gösteren önemli örneklerden biridir. ABD Enerji Enformasyon İdaresinin verileri, İran doğal gazının Irak'ın elektrik üretiminde uzun süre önemli bir paya sahip olduğunu göstermektedir. İran ile ticaret yapılmasına karşı olmak gerçekçi değildir. Ancak Irak'ın enerji güvenliğinin, ekonomik kararlarının ve altyapı yatırımlarının tek bir dış aktöre aşırı bağımlı hâle gelmesi de sürdürülebilir değildir. Irak'ın petrol gelirlerini üretime, sanayiye, tarıma, teknolojiye ve yeniden imar faaliyetlerine yönlendirmesi gerekmektedir.Özellikle Musul ve diğer savaş mağduru bölgelerin yeniden inşası yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir onarım meselesidir. Benim kanaatime göre Irak'ın yeniden ayağa kalkması için öncelikle devletin kaynakları üzerindeki hâkimiyetinin güçlendirilmesi gerekir.Petrolü olan ama elektrik sıkıntısı yaşayan, verimli topraklara sahip olup yeterince üretim yapamayan, genç nüfusu bulunmasına rağmen işsizlikle mücadele eden bir Irak, sahip olduğu potansiyeli henüz gerektiği gibi değerlendirememiş demektir. Irak'ı uzun yıllardır takip eden ve bu coğrafyanın tarihî bağlarını önemseyen biri olarak Türkiye-Irak ilişkilerinin yalnızca güvenlik ekseninde değerlendirilmesini yeterli bulmuyorum. İki ülkenin ortak tarihinden, ticari ilişkilerinden, kültürel bağlarından ve coğrafi yakınlığından kaynaklanan büyük bir iş birliği potansiyeli bulunmaktadır. Türkiye'nin Irak'taki temel çıkarı, sınırları içerisinde devlet otoritesini sağlayabilen, terör örgütlerine hareket alanı bırakmayan, ekonomik açıdan gelişen ve kendi dış politikasını bağımsız biçimde belirleyen bir Irak'ın varlığıdır. Kalkınma Yolu Projesi başta olmak üzere ulaştırma, enerji, lojistik, tarım, sanayi ve inşaat alanlarında geliştirilecek ortaklıklar, Irak'ın dışa bağımlılığını azaltabilecek önemli fırsatlardır. Ancak Türkiye-Irak ilişkilerinin gelişmesi, Irak'ın İran ile düşmanlık ilişkisine girmesini gerektirmez. Tam tersine Irak'ın Türkiye, İran, Körfez ülkeleri ve diğer komşularıyla karşılıklı saygıya dayalı dengeli ilişkiler kurması, bölgesel istikrara katkıda bulunacaktır. Burada temel ilke şudur: Irak hiçbir devletin arka bahçesi olmamalıdır. Ne İran'ın ne Amerika'nın ne de başka bir bölgesel gücün. Bugün gelinen noktada Irak'ın sorunlarını yalnızca hükümet değişiklikleriyle çözmek mümkün değildir. Sorun, çok daha derin ve yapısaldır. Devlet kurumlarının güçlendirilmesi, silahlı yapıların anayasal denetime alınması, yolsuzlukla mücadele edilmesi, liyakatin esas alınması ve kamu kaynaklarının adil biçimde kullanılması zorunludur. Bununla birlikte siyasi aktörlerin dış güçlerle kurduğu ilişkilerde Irak'ın millî menfaatlerini önceleyen bir anlayış benimsemesi gerekir. İran'ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak, İran halkıyla veya Irak'ın Şii toplumuyla karşı karşıya gelmek anlamına gelmemelidir. Mesele bir milletin, bir mezhebin ya da bir inancın karşısında durmak değildir.Mesele, Irak devletinin kendi egemenlik haklarını korumasıdır. Bağdat'ta alınacak siyasi kararların ölçüsü Tahran'ın, Washington'ın veya başka bir başkentin beklentileri değil, Irak vatandaşlarının ortak çıkarları olmalıdır. Irak'ın uzun vadeli başarısı için dış müdahaleye karşı çıkmak kadar, içeride hukuk devletini ve hesap verebilir yönetimi inşa etmek de gereklidir.Yıllarını bu coğrafyaya adamış biri olarak sözüm şu ki; Irak'ın kurtuluşu için öncelikle kendi iradesine sahip çıkması gerekmektedir. Bu toprakların insanları savaşın ne demek olduğunu biliyor. Devlet otoritesinin zayıflamasının ne anlama geldiğini biliyor. Dış müdahalenin, terörün, mezhepsel çatışmaların ve siyasi istikrarsızlığın toplumlara nasıl ağır bedeller ödettiğini biliyor. Irak'ın artık yeni bir güç mücadelesinin sahası olmaya tahammülü kalmamıştır. İran ile tarihî, kültürel ve ekonomik ilişkilerini sürdürebilir. Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerle diplomatik ilişkiler geliştirebilir. Türkiye ile stratejik ortaklığını derinleştirebilir. Ancak bunların hiçbirisi Irak'ın egemenliğinin üzerinde olmamalıdır. Irak, başka devletlerin çıkarları için güçlü veya zayıf tutulacak bir coğrafya değildir. Irak, kendi insanlarının geleceğini inşa etmek zorunda olan bağımsız bir devlettir. Bugün Bağdat'ın önünde iki yol bulunmaktadır. Birinci yol, dış güçlerin nüfuz mücadelesi içerisinde siyasi ve ekonomik bağımlılık ilişkilerini sürdürmek, toplumsal ayrışmaları derinleştirmek ve devlet otoritesinin zayıflamasına seyirci kalmaktır. İkinci yol ise millî egemenliği esas almak, devlet kurumlarını güçlendirmek, bütün toplumsal kesimleri kapsayan bir siyasi düzen oluşturmak ve Irak'ın geleceğini Irak halkının iradesiyle şekillendirmektir. Ben Irak'ın ikinci yolu seçmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu coğrafyanın tarihini, insanını ve sahip olduğu imkânları değerlendirdiğimizde, Irak'ın güçlü ve müreffeh bir devlet olmasının önünde aşılamayacak engeller bulunmadığını görüyoruz. Ancak bunun için önce siyasi iradenin bağımsızlaşması gerekir. Irak'ın kurtuluş reçetesi; İran'ın siyasi ve askerî nüfuzundan bağımsızlaşmak, Amerika'nın vesayetine karşı durmak, devlet otoritesini yeniden tesis etmek ve millî egemenliği bütün siyasi hesapların üzerinde tutmaktır. Unutulmamalıdır ki bir ülkenin topraklarının bağımsız olması, o ülkenin bütün kararlarının bağımsız olduğu anlamına gelmez. Gerçek bağımsızlık, kendi geleceği hakkında son sözü söyleyebilmektir. Ve bugün Irak için söylenmesi gereken son söz şudur:

‘‘BAĞDAT'IN KADERİ TAHRAN'DA YAZILAMAZ! IRAK'IN TOPRAKLARI IRAKLILARINDIR, DEVLETİ IRAKLILARINDIR, GELECEĞİ DE IRAKLILARIN OLMALIDIR!’’