​ALANYA basınının sayfalarını çevirin; kentin can damarını oluşturan ana sütunlar hep aynıdır: Turizm, tarım, inşaat, emlak ve ticaret. Ancak son 10 yıldır bu çarkların içinde öyle iki tanesi var ki, tartışmaların, öfkenin ve krizlerin odağından bir an olsun inmediler: İnşaat ve emlak.

​Toplumun nabzını tutmanın artık iki yolu var malum. Birincisi sokağın ezberlenmiş ritmi, ikincisi ise eski mahalle dedikodularının dijitalleşmiş hali olan sosyal medya.

​Dünün kurgusunda hafızalarımızda taze bir sahne var: İnşaat sektörünün altın çağını yaşadığı, kulelerin göğe uzandığı günlerde manşetler patlar, altındaki yorumlar havada uçuşurdu: "Satın, satın...

Vatan topraklarını yabancılara peşkeş çekin!", "Yabancılar geldi, kiralar tavan yaptı, bizi düşünen yok!" Aradan yıllar geçer, rüzgâr tersine döner ve kriz kapıyı çalar. Bu kez başlık başkadır: "İnşaat ve emlak sektöründe kriz derinleşti, yüzlerce emlakçı kapıya kilit vurdu." Yorumlar yine aynı hızla dökülür: "Oh, çok iyi oldu! Zaten satacak yer bırakmadınız. Memleketi satıp yediniz." Bu reaksiyonları yok sayamayız ne krizin acısını ne de geçmişteki o hoyrat kazancın izini silip atabiliriz. Lakin asıl mesele, bu sığ denklemin çok daha ötesinde.

​Geriye dönüp bakalım. O yıllarda yabancılar gelip istediği evi alabiliyor muydu? Evet.

Yerli vatandaş alabiliyor muydu? Hayır.

​Peki, bugüne gelelim. Şimdi yabancılar gelip ev alabiliyor mu? Hayır.

Peki, yerli vatandaş ev alabiliyor mu? Yine hayır.

​O halde teşhisi koyalım: Senin, benim ev alamamamda yabancının pek bir etkisi yok. Senin, benim, bizim o eve erişemememizin altında yatan tek bir acı gerçek var: Paramız yok.

​Yabancı domates alırken, yumurta alırken "Geldiler, marketi pazarı talan ettiler" demiyoruz; çünkü biz de o ürünleri hâlâ bir şekilde raflardan alabiliyoruz. Asıl sorgulanması gereken şudur: O alabiliyor da ben neden alamıyorum? Biz ne yapıyoruz? "Vay emlakçılar ülkeyi pazarladı, müteahhitler Alanya’yı talan etti, yabancılar artık gelmesin!" diyoruz.

Artık gelmiyorlar da...

Hadi, gidip kendimize 2+1, 1+1 ve bahçeli bir ev siparişi verelim. Hatta paket yapsınlar, eve de göndersinler!

​Elbette eleştirmeyelim demiyorum. Eleştiri haktır, itiraz haktır. Ama doğru teşhis, doğru eleştiri doğru kapının önüne bırakılmalıdır. Bizler "o alıyor, ben alamıyorum" noktasında; alanı, satanı, inşa edeni hedef tahtasına oturtuyoruz. Oysa mesele bu değil.

Mesele, “Ben o konuta neden ulaşılamaz bir mesafedeyim?”, “Bana neden aynı insani ve maddi imkânlar sağlanmıyor?” diye sormaktır. Elin adamı gelip evinin altındaki lokantada etler, balıklar sipariş ederken "Vay, sen nasıl lokantacısın, memleketin balığını yabancıya peşkeş çekiyorsun?" demek yanlıştır.

​İnşaat ve emlak sektörü, bu ülkenin yasalarına göre işleyen bir ticarettir. Bir bölge imara açılır, yapılaşma başlar; müteahhit binayı diker, emlakçı satar. Tıpkı aynı bölgede çiftçinin domatesi üretip manavın tezgâhta satması gibi, bu da o çarkın bir parçasıdır.

​Lafın özü şudur: “Büyük balıkların okyanusu kirlettiği yerde, küçük akarsuyun mecrasıyla kavga etmek sadece bizim coğrafyamızın kaderi olsa gerek."

Esen kalın...