Şampiyonlar Ligi maçlarına çıkan temsilcilerimizin aldıkları sonuçları kimse yadırgamıyor. Hatta bazıları, Galatasaray’ın daha gollü yenileceği konusunda hemfikirler. 50 yıl, dile kolay. Yıllarca Galatasaray’ın arkasından giden milyonların içinde, ülke takımı adına sevinen, üzülen, ağlayan insanların psikolojisine yaşayarak tanık olmak elbette kolay değil.
Kasım ayı, bildiğimiz gibi skorun arttığı ay olarak hafızamıza yerleşmişken, bu kez Şampiyonlar Ligi’nde aynı skorla boyun eğmek elbette dayanılır gibi değil. Önce Galatasaray, dünyanın en iyi takımına karşı direnç koymayı, delikanlı gibi mücadele etmeyi seçerek aldığı mağlubiyete kimse itiraz etmedi. “Allah korusun, skor daha da artmadı.” diyen milyonlar var. Ertesi gün, Süper Lig hesabı yapan Şampiyonlar Ligi’nin yeni temsilcisi Fenerbahçe, Kasım ayında attıklarını kendi kalelerinde görünce itiraz ettiler. Böyle olmamalıydı. Sorumlu hazır, sorgular başladı. Kendi ligimizde birbirimize attığımız golleri unutunca, 6-0’lık mağlubiyet için İsmail’ler kurban edilecek gibi!
Oysa bizim hâlâ feodal kafa yapımızı ve ulusal spor anlayışımızı kimse sorgulamıyor. Çevremizi ve spor kulüplerimizi iyi etüt edip iyi çözümleri birlikte paylaşmalıyız. Kulüplerin hâli ortada; borçsuz kulüp yok. Altyapıdan gelen oyuncu sayısı parmakla sayılacak kadar az. Kimi kulüpler, diğer takımların yetiştirdiği oyuncuları oynatarak yıldızını parlatıp satarlarken ligde tutunuyorlar. Birçok kulüp ne altyapıdan oyuncu yetiştirebiliyor ne de oyuncu yetiştirip satabiliyor.
“Dört büyükler” dediğimiz futbolun aristokratları, çilek hikâyesiyle milyarlarca lira borçlanıp Avrupa’da ve dünyanın herhangi bir yerinden aldıkları bazı miladı dolmuş oyuncularla teselli buluyorlar. Federasyonun kuralları gereği kulübede oturan gençler ne yazık ki çoğu iddiayla geçiniyor. Futbolu yönetenler yüzyıldır aynı yöntemle devam ediyorlar. İşini ciddiye almaya çalışan, eğitimli, deneyimli, bilgili ve futbolun içinden gelenlerin ötekileştirildiği teknik adamlık; tarikatçı unsurlara verilen görevler, kurumların atanmışlığı, pozisyon olarak liyakatsizlik ve en önemlisi tribüne oynayan kitlelerin hâlâ varlığını sürdürmesi…
Sporu yerelleştiren unsurların, memur statüsü, günü dokunulmazlıkları, millî iradenin sonucu yer değiştiren mental gelişmişliğin yerini feodal popülizme bırakması ve bu işin içindeki sporcuların gelecek hayallerinin ekonomik olarak kıskaca alınması neticesinde başarılı olmanın önünde en büyük engel olarak karşınıza çıkıyor. Bilimsel çalışma için bilimi kullanmanın dahi zorlaştığı bir ortamda, sporcunun şortuna müdahale edildiği bir yönetim biçiminde, sporcunun muhafazakârlığının sorgulandığı bir sistemde tabii ki günlük skora göre sporun içinde kalırız…
Örneğin, bünyesinde yüzlerce sporcu barındıran, onlarca antrenörü bulunan yerel belediyeler neden bu organizasyonları bağımsızlaştırmak istemiyorlar? Neden bu kadar spor adamını ve sporcuyu yerel kaynaklardan besliyorlar? Neden asfalt yerine, denizi daha mavi yapmak yerine, sinekle mücadelede başarılı olmak yerine kaynakları spora akıtıyorlar? Mahalle maçları adı altında köy takımlarından Şampiyonlar Ligi yaratılmak isteniyor, neden?
Cumhuriyet ile birlikte kurulan siyaset takvimi ve sporcu yetiştirme kılavuzu ne yazık ki hâlâ küçük burjuva mantığıyla eşleşen feodal yapıların tekelinde olmasıyla ne skoru düşürebiliyoruz ne de kaliteyi artırabiliyoruz… Varsa yoksa tribüne oynamak…
Sonuç, futbolun tarihini yazan bize skor olarak yanıtını verdi… Ne düşünüyoruz? Ligimize dönelim, birbirimizi yiyelim… VAR’dı, yoktu, hakem, bahis, şike… Teselli bulduğumuz en iyi maç sonuçları bunlar… Medyada ise evlere şenlik; yüzyıldır aynı başlık, aynı tempo, görselde kent kroları ve smokinsiz yandaşlar…
Siz hâlâ mahalle ve köy takımlarına marka giydirin, şampiyon takımı plakete ve kupaya doyurun… Bizler de ekrana kilitlenelim, Şampiyonlar Ligi’ne bırakalım; mahalle maçının atmosferiyle Kasım ayında skoru unutalım…