İSTANBUL Ticaret Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden 2017 yılında mezun olan ve mezuniyetinden bu yana Alanya’da kendi danışmanlık merkezinde çocuklar, gençler ve yetişkinlerle çalışan Psikolog İrem Bulut Ataş ile okul saldırılarının olası nedenlerini, ailelerin dikkat etmesi gereken işaretleri, sosyal medyanın etkilerini ve akran zorbalığıyla mücadele yollarını konuştuk.
'ÇOCUĞUN DÜNYASINDA OLUP BİTENLERİ TAKİP ETMELİYİZ'
- Son dönemde okul saldırıları kamuoyunda ciddi endişe yaratıyor. Bu olayların arkasında sizce hangi nedenler bulunuyor?
Nisan ayından itibaren peş peşe gündeme gelen okul saldırıları, ülkemizde daha önce bu sıklıkta karşılaştığımız olaylar değildi. Geçmişte bu tür saldırıları daha çok Amerika’da görüyor, bilimsel araştırmalarda da ağırlıklı olarak bu ülkedeki örnekleri inceliyorduk. Dolayısıyla Türkiye’deki okul saldırılarının nedenlerini anlamaya yönelik kapsamlı bilimsel verilerin henüz yeterli düzeyde olduğunu söylemek zor. Ancak klinik ortamda karşılaştığımız vakalardan ve gözlemlerimizden hareketle bazı noktaların üzerinde durabiliriz.
Bence en önemli konulardan biri, çocukların ailelerinin yoğun çalışma temposu ve hayatın koşuşturması içerisinde farkında olmadan ihmale uğraması. Çocuk okuldan eve geliyor ancak gününün nasıl geçtiği, arkadaşlarıyla ilişkileri, bir gruba dahil olup olamadığı, dışlanıyorsa neler hissettiği gibi konularda derin ve nitelikli sohbetler yapılmıyor.
Aynı şekilde çocukların telefon, tablet ve bilgisayar başında neler yaptığı, hangi oyunları oynadığı ve hangi çevrim içi gruplara katıldığı da çoğu zaman gözden kaçıyor. Çocuğun dünyasında olup bitenleri takip edemiyoruz.
Bu nedenle aile içindeki iletişim eksikliğini ve dijital dünyanın kontrolsüz kullanımını önemli risk alanları olarak görüyorum. Okul saldırılarıyla ilişkilendirilen bazı kişiler sessiz, sakin, içine kapanık veya okul yaşamında daha pasif olarak tanımlanabiliyor. Ancak bu özelliklerin altında dışlanmışlık, değersizlik ya da kabul görmeme gibi duygular bulunabilir. Bu işaretlerin hem aileler hem de okulların rehberlik servisleri tarafından dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.
'SİLAHA ERİŞİM KOLAYLIĞI ÖNEMLİ BİR RİSK FAKTÖRÜ'
- Bir çocuğun eline silah alarak okulda saldırı gerçekleştirecek noktaya gelmesinin temelinde ne olabilir? Her çocuk şiddete aynı ölçüde yatkın mıdır?
Hayır, her çocuk şiddete aynı ölçüde yatkın değildir. Örneğin, evinde silah bulunan her çocuk silaha ilgi duymuyor veya bunu bir eylem gerçekleştirmek için kullanmayı düşünmüyor. Burada çocuğun mizacı, içinde bulunduğu aile ortamı, psikolojik ihtiyaçları ve sosyal çevresi gibi farklı etkenler devreye giriyor.
Risk almaya daha yatkın çocuklar, fark edilmeyen psikolojik sorunlar yaşayanlar veya ailesi tarafından duygusal açıdan ihmal edilenler farklı riskler taşıyabilir. Bu çocukların yaşadığı dışlanmışlık, sevilmeme hissi, öfke ve değersizlik gibi duygular zamanla birikebilir ve davranışlara yansıyabilir. Ancak okul saldırıları çok uç bir şiddet biçimidir ve tek bir nedenle açıklanamaz.
Geçmişte de akran zorbalığı vardı. Fakat şiddetin biçimi değişti. Sözel zorbalığın ve siber zorbalığın yanı sıra artık kişinin yaşamını tehdit eden çok daha ağır eylemlerle karşılaşabiliyoruz. Burada silaha ve diğer tehlikeli araçlara erişimin kolaylığı da önemli bir risk faktörü.
Öte yandan bazı saldırıların ardından yapılan incelemelerde, saldırganların belirli çevrim içi gruplarla bağlantıları olduğu, önceki saldırıları inceledikleri veya bunları örnek alarak planlama yaptıkları ortaya çıkabiliyor. Aile içi çatışmalar, huzursuz bir ev ortamı ve şiddete eğilimli arkadaş çevreleri de bu riski artırabilecek etkenler arasında değerlendirilebilir.
'DAVRANIŞ DEĞİŞİMLERİ GÖZDEN KAÇIRILMAMALI'
- Aileler çocuklarında şiddete yönelme riskini nasıl fark edebilir? Hangi davranışlar uyarıcı olabilir?
Burada en önemli noktalardan biri, çocuğun normal davranışlarında belirgin bir değişiklik meydana gelmesidir. Örneğin daha önce sosyal olan, arkadaşlarıyla vakit geçiren ve ailesiyle konuşan bir çocuk son üç-beş ayda belirgin biçimde içine kapanmış, sessizleşmiş ve kimseyle bir şey paylaşmamaya başlamış olabilir. Eşyalarını, telefonunu veya yaptığı işleri daha fazla gizleme eğilimi de dikkatle değerlendirilmelidir.
Elbette ergenlik döneminde çocukların mahremiyet ihtiyacının artması doğaldır. Ancak mahremiyete saygı göstermek ile çocuğun yaşadığı sorunları tamamen gözden kaçırmak arasında ince bir çizgi bulunuyor. Aileler bu dengeyi kurmalı ve çocuklarının hayatında neler olup bittiğini bilmelidir.
Bir diğer önemli işaret, şiddetin yüceltilmesidir. Çocuk, kendisine haksızlık yaptığını düşündüğü kişilere yönelik “Bana bunu yaptılar, bakın ben onlara ne yapacağım” gibi ifadeler kullanabilir veya şiddetin sorunları çözdüğünü ima edebilir. İzlediği içeriklerin değişmesi, şiddet içeren karakterleri kendisine rol model alması ve onların davranışlarını taklit etmesi de gözden kaçırılmamalıdır.
Bunların hiçbiri tek başına çocuğun saldırgan olacağı anlamına gelmez. Ancak davranış değişiklikleri tehditler, şiddet planları veya silahlara ilgiyle birlikte görülüyorsa mutlaka ciddiye alınmalı ve profesyonel destek alınmalıdır.
'KENDİNİ SAVUNMAYI ÖĞRETİRKEN BAŞKALARININ SINIRLARINI İHMAL ETMEMELİYİZ'
- Ailelerin çocuklarını korumak ve kendilerini savunmalarını sağlamak isterken şiddeti teşvik eden bir tutum sergilediğini düşünüyor musunuz?
Evet, zaman zaman bu durumla karşılaşıyoruz. Aileler çocuklarının kendilerini savunmasını istiyor. Ancak bunu yaparken farkında olmadan başka çocukların haklarını ihlal etmeyi veya karşısındakine zarar vermeyi öğretebiliyorlar.
Örneğin çocuk okulda yaşadığı bir olayı anlattığında “Sen de cevabını verdin değil mi?”, “Hakkından geldin mi?” gibi tepkiler verilebiliyor. Oysa çocuğa çatışmaları nasıl çözebileceğini, gerektiğinde öğretmeninden veya ailesinden nasıl yardım isteyebileceğini öğretmemiz gerekiyor.
Çocuğun kendisini savunması elbette önemli. Fakat bunu başkasının canını yakarak değil; iletişim kurarak, sınırlarını ifade ederek ve gerektiğinde güvenilir bir yetişkinden destek alarak yapmasını sağlamalıyız.
Bu konuda ailelerin de eğitim alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugünün çocuklarının dünyası, anne babalarının büyüdüğü dönemden oldukça farklı. Geçmişte edindiğimiz deneyimleri doğrudan çocuklara aktarmak her zaman yeterli olmuyor. Ailelerin çocuk gelişimi, ergenlik dönemi, çatışma çözümü ve dijital güvenlik konularında bilinçlenmesi gerekiyor.
'SOSYAL MEDYA YASAĞININ OLUMLU ETKİLERİ OLACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM'
- 15 yaş altındaki çocukların sosyal medya kullanımına yönelik kısıtlamaların olumlu etkileri olacağını düşünüyor musunuz?
Doğru uygulandığı ve ailelerin desteğiyle sürdürüldüğü takdirde olumlu etkileri olabileceğini düşünüyorum. Çünkü ergenler, sosyal çevrenin ve akranlarının davranışlarından etkilenmeye açık bir dönemdeler.
Örneğin bazı araştırmalarda, ergenlerin kişisel olarak beğenmedikleri içeriklere bile çok sayıda beğeni aldıklarında daha olumlu yaklaşabildikleri görülüyor. Bu, sosyal çevrenin ve grubun onayının ergenlerin kararlarını etkileyebildiğini gösteriyor.
Dolayısıyla sosyal medya ve çevrim içi gruplar, akran zorbalığı ve şiddet davranışlarının yayılmasında etkili olabiliyor. Ancak burada yalnızca yasaklara güvenmek yeterli değil. Kuralların aile içinde de karşılık bulması, çocukların dijital ortamlarda nelerle karşılaştığının bilinmesi ve bilinçli teknoloji kullanımının öğretilmesi gerekiyor.
Ben özellikle şiddete yönelme riski bulunan çocukların şiddet içerikli dijital ortamlara maruz kalmasının azaltılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte asıl hedef, çocukların yalnızca erişimini kısıtlamak değil, karşılaştıkları içerikleri değerlendirebilmelerini ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmelerini sağlamak olmalı.

'SADECE HAFTA SONLARI EKRANDA VAKİT GEÇİRMELERİNİ ÖNERİYORUM'
- Peki, ergenlik dönemindeki bir gencin günlük ekran süresi ne kadar olmalı?
Ben hafta içi mümkün olduğunca ekransız zaman geçirilmesini öneriyorum. Çünkü çocuklar okul, kurs ve diğer etkinlikler nedeniyle günün büyük bölümünü zaten dışarıda geçiriyor. Eve geldiklerinde aileleriyle birlikte geçirebilecekleri zaman oldukça sınırlı kalıyor. Bu süre de ekran başında geçirilirse aile içindeki iletişim daha da azalıyor.
Hafta sonları ise belirli kurallar çerçevesinde ekran kullanımına izin verilebilir. İki, üç, hatta koşullara göre dört saate kadar çıkan süreler söz konusu olabilir. Ancak burada önemli olan, çocuğun dört saat boyunca kesintisiz ekran karşısında kalması değil, bu sürenin aralara bölünerek kullanılmasıdır.
Ayrıca yalnızca süreyi takip etmek yeterli değil. Çocuğun hangi oyunları oynadığını, hangi gruplarda bulunduğunu ve kimlerle iletişim kurduğunu da bilmek gerekiyor. Ekran kullanımı; uyku, okul başarısı, fiziksel hareket, sosyal ilişkiler ve aile iletişimini olumsuz etkilememeli. Her çocuk için tek bir ideal süre belirlemek yerine yaşına, ihtiyaçlarına ve günlük yaşamına uygun sınırlar oluşturulmalı.
'KİŞİSEL SINIRLARI ÖĞRETMEMİZ GEREKİYOR'
- Akran zorbalığı artık yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı değil. Çocukların birbirlerinin fiziksel özellikleriyle alay etmesi, dışlaması ve sosyal medyada küçük düşürmesi de yaygınlaşıyor. Bunun nedenleri neler?
Siber zorbalığın önemli nedenlerinden biri, dijital ortamda insanların yüz yüze iletişimdeki sorumluluk duygusunu daha az hissedebilmesi. Bir kişi klavyenin arkasına geçtiğinde, karşısındaki insanın yüzünü görmeden ve verdiği zararı doğrudan gözlemlemeden istediği ifadeleri kullanabiliyor. Ayrıca dijital ortamlarda farklı kimliklere bürünmek ve başkalarının tepkilerinden güç almak da mümkün.
İlkokul çağındaki çocukların bile bu ortamlara erişebildiğini görüyoruz. Çocukların birbirlerine karşı acımasız davranabildiği söyleniyor. Ancak burada yetişkinlerin yaklaşımını da sorgulamamız gerekiyor.
Çocuklara kendi haklarını ve sınırlarını öğretirken başkalarının haklarına saygı duymayı da öğretmeliyiz. Mahremiyet ve kişisel sınırlar önemlidir ama bunlar başkasının duygularını ve haklarını yok saymak anlamına gelmez. Çocukların her durumda kendi istediğini kabul ettirmeye çalışması yerine, karşısındaki insanın da duyguları ve sınırları olduğunu öğrenmesi gerekiyor.
'ERGENLİK DÖNEMİNDE HER ÇOCUK UZMAN DESTEĞİ ALMALI'
- Peki, aileler akran zorbalığıyla mücadelede nasıl bir tutum sergilemeli?
Öncelikle ailelerin yaşanan olayları objektif değerlendirmesi gerekiyor. Çocuk okulda başına gelen bir olayı anlattığında hemen “Sen de karşılığını verdin mi?” diye sormak yerine, ne yaşandığını anlamaya çalışmalıyız. Çocuğumuzun haklı olduğunu düşünsek bile karşı tarafın haklarını ihlal eden davranışları desteklememeliyiz.
Çocuklara sorunları iletişim yoluyla çözmeyi, duygularını ifade etmeyi ve gerektiğinde öğretmenlerinden ya da ailelerinden yardım istemeyi öğretmeliyiz. Okul öncesi dönemden itibaren verilen eğitimlerin aile içinde de sürdürülmesi çok önemli. Çünkü çocukların davranışları yalnızca okulda öğrendikleriyle şekillenmiyor, evde gördükleri tutumlar da belirleyici oluyor.
Ben ayrıca herhangi bir sorun ortaya çıkmasını beklemeden, ergenlik dönemindeki kız ve erkek çocuklarının belirli aralıklarla bir uzmanla görüşmelerini öneriyorum. Bu görüşmeler yalnızca bir problem olduğunda başvurulan bir destek olarak görülmemeli. Çocukların duygularını tanımaları, kendilerini ifade etmeleri ve yaşadıkları güçlüklerle baş etmeyi öğrenmeleri açısından da faydalı olabilir. Çocukların davranışlarını anlamak, onları yalnızca yaptıkları hatalar üzerinden değerlendirmemek ve ihtiyaç duydukları desteği zamanında sunmak büyük önem taşıyor. Aile, okul ve uzmanların iş birliği içinde hareket etmesi; çocukların kendilerini güvende, değerli ve anlaşılmış hissetmelerine katkı sağlayabilir. Özellikle şiddeti normalleştiren söylemlerin ve dijital ortamlardaki risklerin göz ardı edilmemesi gerekiyor.



