DÜNKÜ yazımda özetle şöyle demiştim...
DÜNKÜ
yazımda özetle şöyle demiştim...
"MHP'nin içi, tıpkı Ankara gibi Alanya'da da karışık. Kimi 'Tavan değişsin' diyor, kimi de 'Şu an değişim olamaz. Bunu isteyen haindir' diye bastırıyor. Üstelik bu sataşmaların ve kavgada bile söylenmeyecek lafların hepsi ulu orta, sosyal medya mecrasında yapılıyor. Yok mudur MHP'nin gençlerine 'Sakin olun bakalım' diyecek, partiyi iri ve diri tutacak bir ağabey?..."
Dün sabah bu mevzu hakkında çok arayan, görüş bildiren oldu. Üstelik farklı partilerden, farklı sosyal katmanlardan arayıp yol gösterenlerin kimliği beni bile şaşırttı.
Ama benim için en önemli isim, "ki özel ricası nedeniyle ismini buradan vermeyeceğim", MHP'nin Alanya'daki ağır toplarından biriydi...
"Nasıl buluyorsunuz bu ulu orta tartışmaları?" dedim, "Hiç sorma, üzülüyorum" dedi.
"Müdahale edecek misiniz?" dedim, "Bu aşamada topa giren herkese mutlaka bir kesim tarafından 'Şucu, Bucu' diye etiket takılacaktır. Bu yüzden kimseden müdahil olmasını bekleme" dedi.
"Peki, ne olacak MHP'nin bu durumu? Hep böyle mi gidecek?" dedim, "Bak, ben de seni bunun için aradım. Sana bir fıkra anlatayım. Aç kulaklarını iyi dinle. İstersen bunu köşende yaz. Dileyen istediği mesajı alsın" dedi.
O anlattı, ben not aldım
.
MHP'deki "gizli iç savaş" konusunda bu fıkradan hayli mesaj çıkardım, parti içinde kaosa katkı sağlayanlar da aynı mesajı alsın umuduyla bugün hem onlarla hem de sizinle paylaşmaya karar verdim.
İşte o fıkra...
Üç arkadaş varmış. Bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalmışlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni'ymiş. Ama Ermeni olan aynı zamanda papazmış.
Hava sıcakmış, bir süre sonra yolda susamışlar. Etrafta su yokmuş. Bağların da olgun zamanıymış.
"İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın" diye bir bağa girmişler. Bağın sahibi bir Türk'müş ama onu görememişler. "Kaç paraysa veririz" diyerek yemeye başlamışlar.
Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış, üç kişi üzümünü yiyor. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş.
Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğunu anlamış. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk'müş.
Dönmüş Ermeni'ye, "Bak bu adam Türk, yesin malımı, benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt'tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?" demiş.
Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt'ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış.
Bağ sahibi biraz sonra Kürt'e dönmüş. "Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan, yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk'tür, kardeşimdir" diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış.
Bu durum Türk'ün hoşuna gitmiş.
Biraz sonra Türk'e dönmüş ve "Tamam anladık Türk'sün, aynı kandanız, aynı dindeniz, ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?" diye Türk'e de vurmaya başlamış.
Türk, yumrukla yere yuvarlanınca Kürt'e dönüp demiş ki, "Biz, en başından papazı dövdürmeyecektik."