Vitrin parıltısı ve hayatın gerçekleri

​BİR yanda ruhun derinliklerine dokunan o kadim dünya, diğer yanda parıltılı bir boşluğun hükümranlığı...

​Bir sanat galerisinde, fırçasından kan ve ter damlayan bir ressamın sergisi var. Başka bir salonda, notalara gönül vermiş insanların ruhu besleyen şarkıları yükseliyor.

Sokak sanatçısı, önündeki keman kutusunda ağır ağır çoğalan bahşişleri zerre umursamadan çekiyor yayını; derdi para değil, duyulmak.

Bir kültür merkezinde bir yazar, bin bir emekle dokuduğu son kitabını imzalıyor.

Bir hattat, bir cami avlusunda sabrın imbiğinden geçmiş Celi Sülüs eseriyle zamana meydan okuyor.

​Uzaklarda, alnı öpülesi bir çiftçi, bir avuç ata tohumunu hayata döndürmüş, yeşeren tarlanın başında pos bıyığını gururla kıvırıyor. Ömrünü bilime adamış bir dahi, insanlığın kaderini değiştirecek son deneyini bir seminerde açıklıyor. Son kalaycı, kaybolan mesleğinin son rötuşlarını bakır bir kaba vururken; bir televizyon kanalında alt yazı geçiyor: "Asrın hastalığına çare bulundu!"

​Kulağımıza bir türkü çalınıyor; Aşık Veysel aşkı anlatıyor o saf sesiyle. Cahit Külebi, "Sivas yollarında kağnılar gider" diyerek bir devrin çaresizliğine parmak basıyor.

Belgesellerde Beşparmak Dağları'nda Mehmetçiğin yazdığı destanlar yankılanıyor. Sergilerde ata emaneti körüklü çizmeler, Serkisof cep saatleri geçmişin vakur duruşunu hatırlatıyor.

Bir Yörük, sarp dağların eteğinde curasını tıngırdatırken; Ayşe Teyze, annesinden miras kalan eleğiyle un eliyor.

​Ancak ne acıdır ki; yeni dünya düzeninde bunların pek bir anlamı yok.

​Ünlü bir mankenin dudağını maviye boyaması, bu saydığım tüm cevherlerden daha çok ilgi çekiyor bugün. Bir magazin figürünün eski aşkına, yenisiyle kol kola girip nazire yapması "Flaş, flaş!" alt yazılarıyla duyurulduğunda milyonlar ekrana kilitleniyor. Çünkü çağın vebası Hedonizm, hemen her alanı esir almış durumda. Artık sadece "yüzde yüz haz" içerenler kıymetli, emek ve derinlik ise tozlu raflarda...

​Hedonizm, yani yalnızca zevki ve anlık tatmini hayatın merkezine koyma felsefesi, bir toplumu esir aldığında o toplumda ilk ölen şey anlam olur.

​Bir tablonun arkasındaki acı, bir tohumun içindeki gelecek ya da bir bilim insanının uykusuz geceleri "eğlenceli" olmadığı için talep görmez. Toplum, zahmetli olan doğrudan kaçar, zahmetsiz olan yalanın peşine düşer.

​Bin yıllık geleneklerin, alın terinin ve kalıcı eserlerin yerini; ömrü 24 saat olan "hikayeler" ve tıklanma oranları alır. Duygu yerini uyarılmaya, düşünce yerini tüketime bırakır.

​Sadece kendi hazzının peşinde koşan birey, komşusunun açlığına, vatanın derdine ya da sanatın çığlığına sağırlaşır. "Bana ne faydası var?" veya "Beni ne kadar eğlendiriyor?" soruları, ahlaki ve toplumsal sorumlulukların önüne geçer.

​Sürekli daha fazla haz arayışı, bir süre sonra "haz eşiğinin" yükselmesine ve tatminsizliğe yol açar. Milyonlarca insan kalabalıklar içinde, ekran başlarında en çok "eğlendiği" anda aslında en büyük yalnızlığını yaşar.

​Sonuç olarak; mankenin mavi dudağını, sanatçının alın terine tercih eden bir toplum, sadece kültürünü değil, gelecekte kendisini ayakta tutacak olan o sağlam omurgayı da kaybeder. Hedonizm bir uyuşturucudur; önce tatlı bir rüya gördürür, sonra toplumsal belleği tamamen siler.

Esen kalın...