Turkuaz kubbelerin gölgesinde: 40 gazeteci, 5 kadim şehir ve Ata yurda uzanan bir yolculuk

Abone Ol

Bazı yolculuklar sadece coğrafi sınırları aşmak için yapılmaz; tarihin, dilin ve ortak bir ruhun labirentlerinde kendine giden yolu bulmak içindir. 2-7 Haziran 2026 tarihleri arasında, tam 40 meslektaşımla birlikte adım attığım Özbekistan, benim için tam olarak böyle bir "köklerle buluşma" hikayesine dönüştü. Gazeteci kimliğimizle, kalbimizdeki o heyecanlı gezgini birleştirerek 5 muazzam şehri kapsayan, unutulmaz bir rotayı geride bıraktık.
Bu muazzam organizasyonun arkasındaki emeği ve yolculuğumuza değer katan isimleri anmadan geçmek haksızlık olur. Öncelikle bu köprüyü kuran, bizleri bu harika coğrafyayla buluşturan Küresel Gazeteciler Konseyi Genel Başkanı Mehmet Ali Dim’e vizyonu ve sonsuz emeği için yürekten bir teşekkür borçluyum. Ayrıca mesleğimizin yaşayan çınarı, duayen gazeteci Yavuz Donat’ın da bu seyahatte bizlerle birlikte olması, onun tecrübeleriyle yolumuzu aydınlatması bizler için kelimenin tam anlamıyla bir okul, benzersiz bir gurur vesilesiydi.
İşte Taşkent'ten Ürgenç'e uzanan o büyülü köprüden hafızalarda kalanlar...
İlk Durak Taşkent: Medya Forumunda Ortak Dili Konuşmak
Yolculuğun ilk ve belki de kurumsal açıdan en anlamlı ayağı başkent Taşkent’ti. Özbekistan Gazetecilik ve Kitle İletişim Üniversitesi (UzJMCU) çatısı altında, üniversite rektörü Sayın Prof. Dr. Sherzodkhon Kudratkhodja’nın liderliğinde düzenlenen Türkiye-Özbekistan Medya Forumu, iki ülkenin iletişim köprülerini ne denli sağlamlaştırdığının bir kanıtı gibiydi. Forumun organizasyonuna ve vizyonuna rehberlik eden Rektör Kudratkhodja'nın misafirperverliği ve iki ülke medyası arasındaki entegrasyona verdiği önem, etkinliğin başarısındaki en büyük paylardan biriydi.
Bu önemli forumda, 40 kişilik heyetimiz adına kürsüde yer almak ve bir konuşmacı olarak meslektaşlarıma hitap etmek benim için gurur verici bir deneyimdi. Medyanın birleştirici gücünü, dijital çağda ortak bir anlatı oluşturmanın önemini vurgularken karşımdaki gözlerde gördüğüm o "aynı toprağın insanı olma" bakışı, bu mesleği neden yaptığımı bana bir kez daha hatırlattı.
Tarihin Kalbine Doğru: Semerkant ve Buhara
Taşkent'teki resmi ve dinamik havanın ardından, zamanın neredeyse durduğu o efsanevi topraklara doğru yola çıktık.
Semerkant: Gök mavisi çinilerin, devasa kubbelerin şehri... Akşam ışıkları altındaki o görkemli Registan Meydanı'nda yürürken kendinizi adeta Binbir Gece Masalları'nın bir sayfasında, zamansız bir büyü deryasında buluyorsunuz. Hemen ardından yönümüzü çevirdiğimiz Emir Timur'un türbesinde (Gur-i Emir) ise insanı aniden derin bir sessizlik ve sarsıcı bir manevi heybet karşılıyor; tarihin seyrini değiştiren bir hükümdarın huzurunda olmanın verdiği o vakur ve ürpertici duygu, insanın içine işliyor.
Buhara: "Kubbet-ül İslam" unvanını sonuna kadar hak eden, adım başı yükselen medreseleri ve türbeleriyle İslam dünyasının kalbi ve manevi başkenti konumunda olan bir şehir. Sokaklarında dolaşırken kendinizi bir İpek Yolu kervanındaymış gibi hissettiğiniz, mistik havasıyla insanı büyüleyen bir açık hava müzesi. Burada modern dünyanın gürültüsü susuyor, yerini kadim bir sükunete bırakıyor.
Harezm’in Gizemi: Hiva ve Ürgenç gezimizin son ve en masalsı bölgesi ise Harezm topraklarıydı. Hiva ve Ürgenç, adeta zaman makinesinin çarklarını geriye doğru işleten yerler.
Özellikle Hiva’nın surlarla çevrili iç şehri İçan Kala, kerpiç duvarları ve göğe yükselen minareleriyle bir film platosunun çok ötesinde, yaşayan bir efsane. Bu masalın en can alıcı noktası ise hiç şüphesiz Harezm’in en eski ve en büyüleyici camisi olan Cuma Mescidi’ydi. İçerideki her biri el işçiliğiyle oyulmuş 218 ahşap sütunun arasında yürürken, yüzyılların yükünü taşıyan o sütunların fısıltısını duymamak imkansız. Ürgenç’in tarihi dokusuyla birleşen bu Harezm esintisi, seyahatimizin en etkileyici noktalarındandı. Çarşılarında harcanan her bir Özbek somu, pazarlık yaparken edilen o samimi sohbetler, aslında ne kadar benzer ritüellerden beslendiğimizi gösteriyordu.
Son Söz: Bir Gazetecinin Defterinden
Biz 40 gazeteci, Özbekistan'a haber yapmaya, bağlar kurmaya ve dünyayı bilgilendirmeye gittik. Ancak geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, Özbekistan bizi kendi derinlikleriyle bilgilendirdi ve dönüştürdü.
Sıcak misafirperverlikleri, masalarından eksik olmayan çayları ve gözlerindeki o tanıdık parıltıyla Özbekistan, sadece bir seyahat rotası değil; her gazetecinin, her Türk aydınının hayatında en az bir kez dokunması gereken bir ata yurdu. Kalbimizin bir parçasını o çinili meydanlarda bırakarak, heybemizde büyük hikayelerle eve döndük.
Bir sonraki rotada, yine aynı heyecanla buluşmak üzere...