Solla ilgisi olmayan solcular (1)

Solun iflas ettiği iddia edilse de, Marksist öğreti, kendisini yenileyerek işlevselliğini sürdürmeye devam edebilir. Yeter ki, günün gereklerine, toplumun beklentilerine uygun politikalara yönelme becerisi gösterilebilsin. 1830'ların sorunlarına...

Abone Ol

Solun iflas ettiği iddia edilse de, Marksist öğreti, kendisini yenileyerek işlevselliğini sürdürmeye devam edebilir.
Yeter ki, günün gereklerine, toplumun beklentilerine uygun politikalara yönelme becerisi gösterilebilsin.
1830’ların sorunlarına dönük olarak, Marks ve Engels’in ortaya koydukları politikalarına, bu bağlamdaki strateji ve taktiklerine, soyut kavram ve sloganlarına hatta emeği savunurken, emekçiyi özellikle de yoksul halk yığınlarını sol çizgiye çekme kaygısına dayalı olarak ortaya atılmış, “Emek sermaye çelişkisi” ve “Proletarya diktatörlüğü” hamasetine dayalı taktiksel yaklaşımlarına, bugünün sol anlayışında yer vermemek gerekir.
O, o günün politikaları olarak kalmalı, bugün çok farklı arayışlar içine girilmeli.
Bunun böyle olması gerektiğini, biz değil, yine Marksistlerin önde gelen isimleri önermekte.
Bakın bu konuda ne demiş solcu ustalar:
“Bir takım sözde Marksistler manifestoya dindar bir tutucunun İncil’e yaklaştığı gibi yaklaşırlar. Marks ve Engels hiçbir zaman tarihin geleceğini çizmeyi ve gelecek sosyalist kuşakları bağlayıcı bir dizi doğma (dar kalıplar) sıralamayı düşünmediler. Manifestoda da görülen bir tarih kuramıdır insanların davranış ve düşüncelerini son çözümde hayatlarını kazanma biçimlerinin belirlediğini kabul eder böylece her toplumun temeli onun ekonomik yapısıdır ve bu yüzden de tarihin itici gücü ekonomik değişmedir. Üretim güçleri, üretim ilişkileri ve biçimi toplumun ne yapması gerektiğini ortaya koyar.”
Demek ki, Marksistler yani solcular, nasıl her türlü dogmaya karşı çıkıyorlarsa, Marksizm’i de bir doğmaya çevirmeden sürekli sorgulayıp, yeni arayışlar ve yeni yaklaşımlarla desteklemek gerekir.
Sol, genel anlamda, sosyal adaleti ve eşitliği benimser.
Tam bir eşitlikten söz etmek mümkün olmadığına göre, sosyal adaletin sağlanmasına dönük arayışlar günümüzde de geçerliliğini korumakta.
Olaya bu açıdan baktığımızda, sosyal adalet derken, basit bir tanımlamayla, toplumun temel ihtiyaçlarını azami ölçüde çözmenin yollarını arayıp bulmak şeklinde yorumlayabiliriz.
“Her toplumun temeli, onun ekonomik yapısıdır” gerçeğinden yola çıkarsak, bugünün sol açılımının, ekonomiye öncelik vererek, üretimin artması, bunun için de sanayileşmenin desteklenmesi, sanayinin dünya ile rekabet edebilmesi için de, en ileri teknolojiyle sahip olmak gerekir.
İleri teknolojiye sahip bir sanayileşmenin temel unsurunun da, tasarruftan yani sermaye birikiminden geçtiği ortada.
Sermaye olmadan hiçbir şeyin olmayacağını, “EMEK-SERMAYE” çelişkisine dayalı bir politikanın iflas ettiğini, bizim eski Ortodoks Marksistlerinin anlaması gerekiyor.
Makro düzeyde bir yoksullukta eşitlik yerine, sanayileşmiş, kalkınmış bir refah toplumunda, temel ihtiyaçları karşılanan vasıfsız işçi olmanın çok daha iyi olabileceğini artık görmeliyiz.
(DEVAMI YARIN)