“Bir gün uyandığında, kararlarının sana ait olmadığını fark edersen…”
Telefon elinde.
Ekran açılıyor.
Haberler, bildirimler, reklamlar, öneriler, videolar, haritalar, banka hareketleri, sağlık uygulamaları, konum geçmişi…
Gün başlamadan önce bile senden geriye yüzlerce küçük iz kalmış oluyor.
Geçen gün fark ettim.
Telefonu elime alıyorum.
Hiç düşünmeden Instagram’a giriyorum.
Sonra Twitter… sonra Facebook... sonra haberler… sonra bir video… sonra bir yorum…
Bir bakıyorum 40 dakika geçmiş.
Garip olan şu:
Ben neyi neden izledim, hatırlamıyorum.
Ama o gün çalışma, karar verme, düşünce ve yönlendirme mekanizmamı o 40 dakika çoktan belirledi bile...
İşte çağımızın en sert gerçeği burada başlıyor: Artık yalnızca yaşayan insanlar değiliz; aynı zamanda sürekli üretilen, toplanan, sınıflandırılan ve işlenen veri kümeleriyiz.
Bunu fark etmek insanın içine hafif bir ürperti bırakıyor. Çünkü uzun yıllar boyunca bize teknoloji daha çok konfor diliyle anlatıldı.
Hayatı kolaylaştıran, işleri hızlandıran, zaman kazandıran, güvenlik sağlayan bir araç gibi sunuldu.
Oysa şimdi görüyoruz ki teknoloji sadece kolaylık üretmiyor; aynı zamanda görünmez bir takip düzeni de kuruyor. Bir tık, bir arama, bir duraksama, bir beğeni, bir konum bilgisi…
Hepsi bir yerlerde birikiyor. Ve insan, bazen farkına bile varmadan, kendi dijital gölgesinin içinde yaşamaya başlıyor.
Bu korku boşlukta doğmuş değil. 2000’li yılların başında ABD’de DARPA’nın yürüttüğü Total Information Awareness programı, mümkün olduğunca çok kişisel veriyi tek çatı altında birleştirme fikriyle gündeme geldi.
Program büyük gizlilik ve özgürlük tartışmaları yarattı; eleştirilerin temelinde de devletin herkesi potansiyel şüpheli gibi gören devasa bir veri mantığına kayması endişesi vardı. ACLU bu projeyi o dönemde “Big Brother”a en çok yaklaşan girişimlerden biri olarak tanımladı.
Ardından özel şirketlerin yükselişi geldi. Palantir de bu dönemin en çok tartışılan isimlerinden biri oldu. Şirketin kendi SEC bildirimlerine göre Palantir 2003’te kuruldu; ilk yıllarında ABD istihbarat topluluğu için terörle mücadele soruşturmalarına yardımcı olacak yazılımlar geliştirmeye başladı.
Bugün şirket Gotham, Foundry, Apollo ve AIP adlı dört ana platformu olduğunu söylüyor. Gotham savunma ve istihbarat operasyonlarında, Foundry ise veriyi operasyonel karar mekanizmalarına bağlayan ticari ve kurumsal yapılarda kullanılıyor. Şirketin 2025 gelirinin yüzde 54’ünün devlet müşterilerinden gelmesi de bu ilişkinin ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Tam da bu yüzden Palantir, artık yalnızca bir teknoloji şirketi olarak değil, çağımızın ahlaki sorularını büyüten bir sembol olarak görülüyor.
Bir şirket ne zaman sadece yazılım şirketi olmaktan çıkar?
Elindeki veri akışı büyüdükçe mi?
Devletlerle, güvenlik kurumlarıyla ve sınır denetim sistemleriyle daha fazla çalıştıkça mı?
Yoksa insan davranışını öngörmeye yaklaştığı anda mı?
Bu soruların cevabı tek bir cümlede verilemiyor. Çünkü veri çağının asıl karanlığı, her şeyin apaçık görünmesinden değil; tam tersine, çok şeyin görünmez biçimde işlemesinden kaynaklanıyor.
Edward Snowden belgeleriyle ortaya çıkan XKeyscore bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Guardian’ın yayımladığı belgelere göre sistem, analistlerin internet üzerindeki çok geniş veri havuzlarında arama yapmasına imkân tanıyordu. Yani internette bıraktığımız izlerin sadece reklam şirketleri için değil, güvenlik mimarileri için de ne kadar kıymetli olduğu çok daha net anlaşıldı.
Fakat insanı asıl şaşırtan şey, bu işin yalnızca güvenlik tarafıyla sınırlı olmaması. Çünkü veri toplama meselesi çoktan siyasete, toplumsal yönlendirmeye ve ruh hâline kadar uzandı.
Cambridge Analytica skandalı, Facebook üzerinden toplanan verilerin siyasi hedefleme için nasıl kullanılabildiğini dünyaya gösterdi. Burada önemli bir ayrım var: Palantir’in Cambridge Analytica ile resmi bir sözleşmesi olduğu kesinleşmiş değil. Ama hem Guardian’ın haberinde hem de Birleşik Krallık parlamento tutanaklarında, Palantir çalışanlarının “kişisel kapasitede” ya da resmi olmayan biçimde Cambridge Analytica çevresiyle temas kurduğu ve bazı modellemelere katkı sunduğu yönünde ifadeler yer aldı.
Bu, komplo cümlesinden çok daha ciddi bir gerçeğe işaret ediyor: Veri ekosisteminde şirketler, siyaset ve psikolojik hedefleme yöntemleri birbirine düşündüğümüzden daha yakın durabiliyor.
Aynı dönemde Facebook’un 689 bin kullanıcı üzerinde yürüttüğü ve duygusal içerik akışını değiştirerek insanların paylaşımlarındaki duygu tonunu etkileyip etkilemediğini ölçtüğü yasa dışı deney de başka bir eşiği geçtiğimizi gösterdi.
İnsanların önüne çıkan içerikleri değiştirdi.
Bazı insanlara daha çok kötü haber gösterdi.
Bazılarına daha çok iyi haber.
Sonra baktı ne oluyor diye.
Ne oldu biliyor musun?
Kötü şey gören insanlar daha mutsuz oldu.
İyi şey görenler daha mutlu.
Toplumu toplu olarak germe ya da sakinleştirme turuncu kafa Mark Zuckerberg'in elinde yani....
Buradaki mesele sadece “bir algoritma neyi öne çıkarıyor?” sorusu değildi. Daha derin soru şuydu: Bir dijital platform, fark ettirmeden ruh halimizi etkileyebilir mi?
Cevap rahatsız edici biçimde evet yönünde oldu.
İnsan burada ister istemez kendi hayatına dönüyor. Çünkü bütün bu başlıklar ilk bakışta uzak görünüyor: Pentagon, NSA, Palantir, veri madenciliği, yapay zeka, seçimler, istihbarat…
Ama sonra gündelik hayata bakıyorsun.
İzlediğin videolar değişiyor.
Önüne gelen haberler değişiyor.
Öfken artıyor.
Korkuların besleniyor.
Dikkatin dağılıyor.
Bazen senin seçtiğini sandığın şeylerin, aslında senin önüne dikkatle dizildiğini fark ediyorsun. İşte asıl sorun burada yaşanıyor. Kontrolün kaybı bazen baskıyla değil, konforla geliyor.
Bu noktada şunu da net söylemek gerekiyor: Mesela Intel Management Engine’in gerçekten bağımsız çalışan gömülü bir mikrodenetleyici olduğu Intel’in kendi belgelerinde açıkça yer alıyor. Kişisel bilgilerimizi paketler halinde “doğrudan Palantir’e veri sunduğu”nu asla inkar etmediler.
Bugün geldiğimiz yerde mesele sadece mahremiyet değil.
Mesele insan onuru.
Çünkü insan hayatı, yalnızca sayısal izlerden ibaret görülmeye başlandığında; hastalık riski, kredi notu, seyahat geçmişi, siyasi eğilim, arkadaş çevresi, tüketim alışkanlığı ve psikolojik profili üzerinden okunmaya başladığında çok temel bir şey aşınıyor: kişinin kendini yeniden kurabilme hakkı.
Oysa insan bazen yanlış yapar, değişir, susar, vazgeçer, toparlanır.
Veri sistemleri ise çoğu zaman seni olduğun halinle değil, birikmiş kayıtların toplamıyla tanımlar.
Ve insanı en çok yaralayan da belki budur: Geçmişin, senden daha kalıcı hale gelir.
Yine de karamsarlığın içinde saplanıp kalmak gerekmiyor. Çünkü çözüm, tamamen teknolojiden kaçmak değil; teknolojiyle ilişkimizi yeniden ahlaki bir zemine oturtmak. Ne izlediğimizi, neye öfkelendiğimizi, hangi bilgiyi neden tükettiğimizi, ekran başında ne kadar kaldığımızı, hangi uygulamaya hangi izni verdiğimizi daha bilinçli görmek zorundayız. Büyük sistemler belki bir günde değişmeyecek. Ama insanın kendi dikkatini, ruh sağlığını ve gündelik hayatını geri alması hala mümkün.
Belki de bugün en büyük direnç biçimi çok gösterişli değil. Bazen telefonu kapatmak. Bazen sahte öfke pazarından çekilmek. Bazen ekrana değil sokağa bakmak. Bazen gerçekten bir insanla konuşmak. Çünkü sistem ne kadar büyürse büyüsün, hayat hâlâ sadece veri akışından ibaret değil. Hâlâ sokakta yürüyen insanlar var. Hâlâ çocuğunu okula götüren anne var. Hâlâ sabah kepenk açan esnaf var. Hâlâ bir dostunun sesine ihtiyaç duyan biri var. Hâlâ ekranın dışındaki dünya, bütün karmaşasına rağmen gerçek.
Ve belki tam da bu yüzden, veri çağının ortasında veriye dönüşmeden kalabilmek artık en büyük insanlık meselesi.
Son bir Not: Dünya üzerinde devlet başkanlarını eli ile koymuş gibi alıp götürebilen ABD neden İRAN'da başarısız oldu? Neden ÇİN ve RUSYA'dan deli gibi korkuyor? cevabı çok basit aslında... Onlar kendi sosyal medya sistemlerini, kendi mail sistemlerini ve kendi intranet(İnternetin yerel ve içe kapalı hali) sistemlerini kurdular ve asla ABD güdümünden etkilenmiyorlar. ABD onlar saldırınca görüldüğü üzere sudan çıkmış baykuş gibi gerçek görüntüsü ortaya çıkıyor...
Dipnot: Bazı eleştiriler ve bazı isimlendirmeler üzerinde 'Sistem'in gazabına uğramama adına 'ölçülü' olunmuştur.