Bugün birçok işletme sosyal medya hesaplarını bile düzenli yönetmekte zorlanırken, bir dönem biz kendi gazetemizi çıkarıyorduk.
Evet, gerçek bir gazete.
Aslında benim üniversite idealim “İletişim Fakültesi Basın Yayın Bölümü”ydü. Gazetecilik, yayıncılık, medya dünyası… Hep ilgimi çeken bir alandı.
Ancak eğitim sistemimizin o dönemki puan dengeleri beni istediğim yoldan başka bir yere sürükledi ve hayat beni turizm-otelcilik sektörüne taşıdı.
Yıllar sonra, içimde küçük bir ukde olarak kalan o alanın hiç beklemediğim bir yerde yeniden karşıma çıkacağını elbette bilmiyordum.
O dönem uzun süredir yöneticilik yaptığım bir otelde görevdeydim. Otelde üçüncü yılımızdı.
İyi bir sistem altyapısı devralmış, ekibimizle birlikte emek vererek daha da geliştirmiş ve neredeyse kusursuz bir düzene ulaştırmıştık.
Otelin eşsiz konumu, güçlü misafir profili ve o yılların henüz krizsiz geçen sezonları da bunu destekliyordu.
Departman müdürleri ile yaptığım toplantılardan birindeydi. Ekibi biraz keyifsiz gördüm. İsteksiz konuşmalar, kasvetli bir ortam…
Toplantıyı durdurdum. “Bir sorun mu var arkadaşlar? Her şey yolunda mı?” Bilmediğim bir şey var diye düşünmeye başladım.
Kimse mutsuz görünmüyordu ama herkesin enerjisi düşüktü. Sonunda cevap geldi:
“Müdürüm… Aslında biz, biraz sıkılıyoruz.”
Önce gülümsedim. “Nasıl yani? Neden sıkılıyorsunuz?”
Bir diğeri sözü aldı:
“Sabah geliyoruz… düğmeye basıyoruz ve sistem çalışmaya başlıyor. Kadrolar iyi ve yeterli. Maliyet hesapları tutuyor. Şikâyet yok. Misafir memnun.
Tüm programlar yolunda gidiyor. Açıkçası kendimizi biraz faydasız hissetmeye başladık.”
Çoğu işletmede insanlar iş yükünden, personel eksikliğinden, yetişmeyen işlerden yakınırken; benim karşımda oturan ekip tam tersinden şikâyet ediyordu.
Her şey fazla iyi gidiyordu.
Utopik mi geldi?
O zamanlar “Utopia”, sadece otel isimlerinden ibaret değildi.
Demek ki insan bazen sorunlardan değil, her şeyin fazla yolunda gitmesinden de yorulabiliyormuş diye düşündüm.
“Demek sıkılıyorsunuz…” dedim gülerek.
Benim bölgesel dernek aktivitelerine, sanatsal oluşumlara katılma gibi avantajlarım vardı. Ama onların bu çıkışlarıyla aslında ben de biraz sıkılmaya başladığımı fark ettim.
Çözüm aramaya başladım.
“Peki… temalı geceler düzenleyelim.”
“Müdürüm, mevcut temalı gecelerimiz zaten çok başarılı şekilde devam ediyor.”
“Eğitim programları yapalım.”
“Artık bir şeylere katılımcı olmak değil, doğrudan projenin içinde olmak istiyoruz.”
“Çevre temizlikleri yapalım.”
“İki haftada bir zaten yapıyoruz.”
Bir süre sonra çaresizce güldüm.
“Arkadaşlar, ne yapalım? Orkestra mı kuralım? Nasıl ‘eğleyelim’ sizleri?”
“İşte o zor müdürüm. Enstrüman çalanımız yok. Ama liderimiz olarak bir şey bulun lütfen. Gerçekten yeni bir motivasyon gerekiyor bize.”
Tekrar düşünmeye başladım. Aslında amacım heyecan verici bir proje bulmak değildi.
Daha çok kabul etmeyecekleri kadar uçuk bir fikir sunup konuyu kapatmayı planlıyordum.
Tam o sırada yıllardır zihnimin bir köşesinde duran eski üniversite hayalim aklıma geldi.
“Bir gazete çıkaralım mı?” Herkes durdu.
“Gazete mi? Nasıl olacak ki o müdürüm?”
Ben anlatmaya başladıkça fikir onlardan çok bana mantıklı gelmeye başladı.
“Bir iş bölümü yaparız. Herkes ilgi alanına göre bölüm üstlenir. Haber olur, ekonomi olur, sağlık olur, kültür, astroloji, bulmaca, köşe yazıları olur…”
Arkadaşlar ilgi alanlarını biliyor gibiydi ama söylemeye çekiniyorlardı. Ben yardımcı olmak istedim:
“Siz… değerli kahve falcımız, sayın önbüro müdürümüz. Astroloji ve burçlara meraklı olduğunuzu biliyorum. O köşe size yakışır.”
Gülüşmeler başladı.
“Ve siz… bilgi işlem müdürümüz. Bizi sanat köşenizde klasik müzik ve dünya müzikleri konusunda aydınlatırsınız.”
Ortam açılıyordu.
“Sizin de fotoğrafçılığa ne kadar meraklı olduğunuzu biliyoruz, sayın muhasebe müdürümüz… Ne deniyordu? Görsel Yönetmen! Evet, tüm fotoğraflar sizden.”
Artık toplantı sıkılmış yöneticiler toplantısından çıkmış, beyin fırtınasına dönüşmüştü.
“Mutfak şefimizden özgün tarifler…”
“Personelden şiir denemeleri…”
“Konuk yazarlar…”
“Otel aktivitelerinin tanıtımları…”
Toplantı sona ermiş, konu ciddiye binmişti. Yardımcım ile ofise geçtik. Masada ülkenin en yüksek tirajlı efsane gazetelerinden biri duruyordu.
Sessizce ona bakarken yardımcım sinsi sinsi gülümsüyordu. Bakışı adeta şöyle diyordu:
“Hadi bakalım… Attık ortaya bir şey. Nasıl çıkacağız şimdi bunun içinden?”
Gazeteyi elime aldım. İlk baktığım yer manşet değil, künyesi oldu. Çünkü benim için o anda haberlerden çok sistem önemliydi.
Künye adeta bir organizasyon şemasıydı: Genel Yayın Yönetmeni, editörler, yazarlar, görsel ekip, dizgi, baskı.
Sonra genel düzeni incelemeye başladık. Ne, nerede duruyor, sayfa yapısı nasıl kurulmuş, tasarım nasıl ilerliyor…
Ve boş alanların yerine bizim koyacaklarımızı hayal etmeye başladık.
İlk sayı hazırlıkları başladı. Yazılar, haberler, fotoğraflar, öneriler ofisimde birikiyordu.
O dönem aynı bölgede üç otelden oluşan prestijli bir grubun parçasıydık. Yeni projeler konusunda desteğini hiçbir zaman esirgemeyen Genel Koordinatörümüze konuyu açtım.
Dikkatle dinledi.
Künyeyi gösterirken yeni unvanım olan “Genel Yayın Yönetmeni” kısmına geldi ve gülmeye başladı.
“İnsanlar kırk yılda oluyor Genel Yayın Yönetmeni… Seninki biraz hızlı olmuş.”
Sonra yüzü ciddileşti.
“Harika fikir. Hatta yalnız senin otel değil; üç otel geneline hitap etsin.” İtiraf etmeliyim ki bu destek beni biraz paniğe sürüklemişti.
Çünkü ben hâlâ fikir aşamasındaydım. Tam da beklediğim gibi sordu:
“Peki ilk sayımız ne zaman çıkıyor?” Notlarını almaya başlamıştı bile.
Yüzümdeki paniği görmüş olacak ki hemen devam etti:
“İki temel konu var, baskı süreci ve maliyetler. Bu tabii sürpriz bir proje oldu. Baskı konusunda yerel gazetenin matbaasından faydalanabilir miyiz, görüşeceğim”
Tam önümde duran örnek gazetede reklam sayfalarına takıldı gözüm.
“Belki biz de reklam alabiliriz” dedim. “Çalıştığımız firmalardan, bölge esnafından, oteldeki kiracılardan…”
Hatta örnek verdim, otel fotoğrafçımız ile yaptığımız bir çalışma ile ilgili:
“Bir haftada yaptığın ciroyu bir akşamda yapmak ister misin? Çok özgün bir temalı gece düzenleyeceğiz. Ama bize iki taht lazım.” dediğimizde marangoz ve dekorasyon maliyetlerini memnuniyetle üstlenmişti. Diğerleri de destek olabilir.
Fikir mantıklı geldi. Yerel gazetenin matbaası ile bağlantı kuruldu. “Önce siyah beyaz başlayalım” dedi koordinatörümüz. “7–8 sayfa, 500 adet basalım.”
İlk dizgi için ekip arkadaşlarımızdan biri kent merkezine, yerel gazetenin dizgi bölümüne gitti elinde malzemelerle. Tüm günü orada geçirdi.
İlk deneyim çok önemliydi. Ve arkadaşımız da bu işi öğreniyordu.
Kısa süre sonra ilk baskı elimizdeydi. Sayfaları çevirdik. İnceledik. Hata var mı diye tekrar okuduk.
Artık elimizde yalnızca bir fikir değil, gerçek bir ürün vardı. 500 baskıyı arabamın bagajına koydum.
Yardımcım ile birlikte komşu otellere, reklam veren esnafa, otel lobilerine ve departmanlara dağıttık.
Beklediğimizden büyük ilgi gördü. İnsanlar kendi yazılarını gururla birbirine gösterdi.
Personel aldı, okudu. Esnaf memnun kaldı. Çalışanlar heyecanlandı. Belki de liderliğin bir misyonu, sıradan insanlardan kahramanlar yaratmaktı.
Sonra bir başka gelişme oldu. Gazetemizi lobi sehpalarında gören yabancı misafirlerimiz de ilgi göstermeye başladı.
Kendilerine bunun otelimize ait özel yayın olduğunu söylediğimizde, “Neden sadece Türkçe? Biz de okumak istiyoruz” dediler.
Elbette tüm gazeteyi İngilizce ve Almanca hazırlayacak altyapımız yoktu. Ama onları da kırmak istemedik.
Bu yüzden her sayının sonuna öne çıkan içeriklerin Almanca ve İngilizce kısa özetlerinin bulunduğu ek bir sayfa koymaya başladık.
Belki tam çeviri değildi… Ama bu küçük jest büyük memnuniyet yarattı.
Bir ay, iki ay derken… Gazetemiz üç yıla yakın süre boyunca kesintisiz yayımlandı. Her ay.
1000 adet baskıları bulan, önce iki renkli sonra çok renkli hale gelen gerçek bir yayına dönüştü.
Reklam gelirleri maliyetleri karşıladığı gibi, katkı sağlayanlara sembolik primler vermemize bile olanak tanıdı.
Yani birkaç sıkılmış yöneticiyi motive etmek için başlayan fikir, zamanla kendi ekonomisini üreten bir yapıya dönüştü.
Biz tüm bunları; sınırlı bilgisayarlarla, temel dizgi programlarıyla, manuel fotoğraf teslimleriyle, fiziksel matbaa süreçleriyle yapabiliyorduk.
Şimdiki teknolojik imkânlarla nasıl kapsamlı dijital yayınlar hazırlanabileceğini hayal bile edemiyorum.
Belki bugün bunu yapan işletmeler vardır, bilmiyorum.
Ama merak ediyorum: Aynı ruhu yakalayabilmiş olan var mı?
Biz sadece gazete çıkarmamıştık. Birlikte üretmek, bir şey inşa etmek, bir fikri birlikte büyütmekti başardığımız.
Bir yapının yalnızca çalışanı değil, bir parçası olduğunu hissetmekti.
Peki sonra nasıl ve neden sona erdi? İşte bu kısmı biraz can sıkıcı.
Yönetim kurulunda değişimler oldu. Bazı yöneticiler ayrıldı. Bazılarının görevine son verildi. Ve sonunda ben de ayrıldım.
Ben ayrıldıktan kısa süre sonra proje de sona erdi.
Bazı projeler prosedürlerle değil, insanlarla yaşar. Onları ayakta tutan şey bütçeler değil, içinde taşıdığı ruhtur.
Ve o ruh dağıldığında, en güzel projeler bile sessizce sona erer.
Gazete kapanmış olabilir… İnsan çalıştığı yerde yalnızca maaş aramaz. Yalnızca görev aramaz, düzen aramaz.
Anlam arar, aidiyet arar. Üretebildiğini hissetmek ister.
Bir işletme çalışanlarına yalnızca görev değil, aidiyet verebiliyorsa; orası artık sadece bir iş yeri değil, bir kültürdür.
Bir zamanlar biz böyle bir kültür kurmuştuk.
Bir zamanlar bir otel… gazete bile çıkarırdı.