RAMAZAN ayı Anadolu'da sadece bir ibadet vakti değil, aynı zamanda inceliklerin, zarafetin ve kimseyi incitmeden el uzatmanın mevsimidir.
Bundaki iki asır önce sokaklarımızda yankılanan o naif gelenekler, bugün modern dünyanın hızıyla şekil değiştirse de özündeki o "insan" kalbi hala bir yerlerde atıyor.
Gelin, geçmişin o derin hoşgörüsüne ve bugünün ironik gerçeklerine bir yolculuk yapalım.
Bundan 200 yıl önce, mahallenin bakkalında veya manavında tutulan veresiye defterlerine "Zimem Defteri" denirdi.
Ramazan geldiğinde, hali vakti yerinde olan bir beyefendi veya hanımefendi, yüzünde bir tebessümle dükkâna girerdi.
"Lütfen defterinizi açın," der, sayfaları rastgele çevirirdi. Bazen ilk sayfadan başlar, bazen ortadan bir yerden...
O sayfadaki tüm borç yekûnunu hesaplatır ve cebinden çıkardığı akçelerle borcu kökten kapatırdı. Ne borcu ödenen gariban kimin ödediğini bilirdi, ne de o zengin hayırsever kime iyilik yaptığını... "Sağ elin verdiğini sol el görmez" düsturu, bu defterin sayfaları arasında sessizce yaşatılırdı.
Bugün bu şahane gelenek, özellikle CHP'li belediyeler tarafından hayata geçirilen (aslında hiç ihtiyaç duyulmasa) "Askıda Fatura" uygulamasıyla modern bir kimliğe büründü.
Eskiden bakkal defterindeki borç silinirken, şimdi dijital ekranlarda hiç tanımadığımız birinin elektrik veya su faturasını ödeyerek o eski Anadolu ruhunu yaşatıyoruz.
İsmini bilmediğimiz bir ailenin evindeki lambanın yanmasına vesile olmak, aslında o Zimem Defteri'nin 21. yüzyıl versiyonu değil de nedir?
Bir de o meşhur Diş Kirası vardı ki, inceliği insanı hayretler içinde bırakır. Zengin konakları kapısını herkese açar, iftara gelen misafirlere yemekten sonra kadife keseler içinde altın veya gümüş paralar sunulurdu.
Ev sahibi büyük bir tevazuyla şöyle derdi: "Siz zahmet edip geldiniz, bizim soframızı şenlendirip sevap kazanmamıza vesile oldunuz. Bu paralar, bizim yemeğimizi yerken yorulan dişlerinizin kirasıdır." Yardım alanı mahcup etmek bir yana, ona bir de teşekkür edilirdi.
Gelelim bugüne...
Eskinin o kadife keseli, altınlı iftar sofraları artık biraz "nostalji" kokuyor. Şimdilerde bir eş dost iftarına gidip yemekten sonra "Diş kiram nerede?" diyecek olsanız, ev sahibinden alacağınız cevap muhtemelen şöyle bir ironi fırtınası olurdu:
"Yahu arkadaş, ne diş kirası? Sen o önündeki etli pideyi, üzerine bir de fıstıklı güllacı mideye indirirken ben mutfakta kalem oynatıyordum!
Maşallah ne yedin be, lokmaları sayamadım! O beklediğin diş kirası parası var ya, işte ben onu senin yediğin şu sofranın KDV'sine ödedim zaten! Dişin yorulduysa buyur bir bardak çay iç de vergiyi bari beraber eritelim!"
Görünen o ki, eskiden altın keseleriyle ödenen diş kiraları, şimdi vergi dairelerinin makbuzlarında can buluyor.
Yine de gönül ister ki, o eski nezaket baki kalsın; varsın KDV belimizi büksün, yeter ki soframızdan huzur ve paylaşma ruhu eksik olmasın.
Esen kalın...