Geçmişin izi (301)

Tüfek attığım yere vardığımız zaman benim haklı olduğum anlaşıldı. Kurşunu yiyen teke yarı devrilmiş düşerken toparlanmış ayaklarının üstüne basıyordu. Bulduğumuz ayak izleri bunun kanıtıydı. Kurşun çıkarken taşıdığı et...

Abone Ol

Tüfek attığım yere vardığımız zaman benim haklı olduğum anlaşıldı. Kurşunu yiyen teke yarı devrilmiş düşerken toparlanmış ayaklarının üstüne basıyordu. Bulduğumuz ayak izleri bunun kanıtıydı. Kurşun çıkarken taşıdığı et ve yağ parçalarını karşıki kayaya kadar taşımıştı. İlk düştüğü yerden birkaç zıpladıktan sonra teke kanda dökmeye başlamıştı ama kendisi yoktu. Hacı şimdi ben onu alıp gelirim diyip kolanın tüfeğini alıp tekenin kan izlerini takip ederek peşine düştü. Ben ateşimi yakıp beklerken hava karardı. Bir çay yaptım bir şeyler yedim. Akşamla yatsı arası Hacı biraz bağırsak parçasına benzer şeylerle geri döndü. Çok yorulmuştu. Baba teke talaştan kurşun yemiş birde yukarı kaçıyor. Herhalde yarası ölümcül değil diyordu. Demlediğim çaydan Hacı’ya da verdim. Dağın yüzünde geceye yakalanmıştık. Küçük bir tereddüt geçirdikten sonra Andızlı İn’e çıkmayan karar verdik ama geceleyin bu güzergah şakaya gelmezdi. Küçük bir hata hayatımıza malolabilirdi. Oralar gündüz bile çıkarken insanın ayaklarını titretir, avuçlarını terletirdi. Burada kalsakta dağın yüzünde sabahı çıkaramazdık. Çaresiz harekete geçtik. Birinci uçan, ikinci uçan, üçüncü uçanın önünden geçerken suların etrafa sıçrayıp dağılarak çıkardıkları ses çağlayan çanağına inerken çıkardığı sesler tarafından yutuluyordu. Bu korkunç uğultu insana yalnızlık hissi verirken ürkütüyordu. Üçüncü uçanın etrafa sıçrattığı sular başlığımı bile ıslatmıştı. Derken tırmanmaya başladık. Gözlerimiz alıştı sakın cep feneri kullanma diyordu Hacı. Gerçekten gözümüz karanlığa alışmış mıydı. Oraları çok mu iyi biliyorduk. Yoksa canhıraş tuttuğumuz her yeri çok iyi tutup, bastığımız her yere çok mu iyi basıyorduk. Başardık, sarpı bitirip Andızlı İn’in dengine çıktığımızda cehennem geride kalmıştı. Bir de ine çıktığımızda atık cennetteydik. Arkadaşlarımız ateşi yakmışlar, çayı çorbayı hazırlamışlardı ama bize anlamsız bakıyorlardı. Size ne oldu böyle diyorlardı. Bende neden sonra fark ettim ki o soğukta terimiz parkalardan dışarıya çıkmıştı. Terden suya düşmüş gibi sırılsıklamdık. Korkudan ve endişeden insan ne durumlara düşüyordu ve çaresizliklerde neleri başarabiliyordu. Hala hatırlayınca yaptığımız işe bir anlam veremem ve heyecanlanırım. Süleyman’ın güçlendirdiği ateşe sırtımızı verdik, uzun zaman terimizi kurutmaya çalıştık. El parmak uçlarının ağrıdığını hissettim. Ellerime bakınca tırnaklarımın etinden ayrıldığını, tırnak diplerimin hafif hafif kanadığını gördüm. O şartlarda o terin insan vücudunda soğuması ile insanın duyduğu üşüme buza düştüğü üşümeye eşdeğerdi. Sıcak çay, çorbadan sonra yaşadıklarımızı arkadaşlara anlattık. Sülo, oralarda ben tekemi bırakırım. Sabah ola hayrola diyordu. Ateşi tekrar güçlendirdik lakin gevşemiştik. Av torbalarımızı başaltı yapıp kendimizi uykuya teslim ettik.
DEVAM EDECEK