Bizi sayvandında kendine göre davranışlarıyla ağırladı. Hemen bir hayvan kesmek istedi. Arkadaşlarımızın olduğunu, çok kalamayacağımızı, dönmemiz gerektiğini söyleyip ona mani olduk. Homurdandı bize. Goca Yörüğün sayvandı gabir mi? Bir dua okuyacak kadar kalıp gideceksiniz. Hemen sayvandın insanlara ayrılmış yerindeki ilkel raflarda sıralanmış tulumlardan peynir, çökelek, tereyağı, bal çıkartı Zalızulu’nun genç kadını. Çorbayla önümüze geldi. Yufka ekmek, adaçayı, kekik çayı, Karaçay ayrı ayrı isten kapkapa olmuş kaplarda önümüzdeydi. Torosların bu ücra köşesinde bu yükseklikte, geçit vermez dağların arasında bundan daha fazlası zaten beklenemezdi. Atları sorduk Zalızulu’ya. Bu atlar çok çetin şartlara alışmış hayvanlardı dedi Zalızulu. Kışın her yeri kar kapladığı zaman bunlar aşağılara inmeden karları ön ayaklarıyla eşeleyip yiyeceklerini açığa çıkarırlar. Eğer yiyeceklerinin üstü buzlanmışsa sıcak nefesleriyle yiyeceklerinin buzlarını da çözüp yerler. Kendilerini hiç aç bırakmazlar. Herhangi bir tehlike anında hemen bir çember oluşturup arkalarını çemberin dışına verirler. Gelen tehlikeleri çifteleriyle savuştururlar. Hem önden tokat gibi vurabilirler hem arkadan çifte atarak vurabilirler. Onlarda yetmezse ısırırlar. Hiçbir yabani hayvan asla teslim olmaz bunları yalnız şu kaya oyukları yenebilir. Kar her yeri kapladığında bazen koşarken ayakları kaya oyuklarına girer. Bazen de bu giren ayakları kırılır. O zamanda onların sonu olur. Dediği gibi Katranlı Dağı’nın muhtelif yerlerinde at iskeletlerini daha önce görmüştük. Zalızulu’da Katranlı Dağı’nın atlarının özelliklerini bize anlattıktan sonra buraya kadar gelen misafirlerime atın lafımı olur. Her sene bir sürü çoğalıyorlar zaten. İstediğinizi götürebilirsiniz. Hatta daha aşağılarda çok küçük, boylanmamış kara sığırlarda vardır. Onlardan da götürebilirsiniz demişti bize ama Ahmet Uğurlu’yla biz bu düşüncemizi hayata geçiremedik. Bundan sonraki yıllardan birinde Zalızulu ölmüş. Onun ölüm haberini duyunca o dağların taçsız kralı için içim burkuldu. Zalızulu’nun ölümüyle bilim ve eğitim üzerine kurulmayan her şeyin ömrünün kısa olduğu gibi Zalızulu’nun imparatorluğu da dağılmış. Bir seferinde yine ilkel teleferikle karşıya geçip kanyon boyunca Kocabakıt tarafında avlanırken çok yukarılarda karların arasında yem arayan, birbiriyle şakalaşan üç ayı görmüştü Ahmet Uğurlu. Onları bize de gösterdi. Uzun zaman dürbünlerimize takılan ayılarla flört ettik. Kocabakıt taraflarında eskiden kalmış sayvantların yakınında aşırı gübrelenme sonucu kışlık boy gösteren Alanyalının ilabada dediği kuzukulakları dikkatimizi çekti. Kuzukulakları o kadar yoğun ve o kadar sıhatlilerdi ki imrenmemek elde değildi. Ama dağın başında yapacak bir şeyde yoktu. Hala oralarda sürü sahipleri bazı dağları ait olduğu köyden kiralar. O bölge kiralayan sürü sahibinindir. Oraya başka sürü sahipleri girmez. Kiralayan sürü sahibi de orada istediği gibi hayvanlarını otlatır. Değilse kalabalık yabancı sürüleri hiçbir köy otlaklarına sokmaz. Delibaş’a gelince genç yaşta oğlu Alaaddin’i, arkasından kadınını kaybetti. En son evi de yandı fakat o seksen beş yaşın verdiği tecrübe ve birikimiyle hiç isyan etmeden bunları tevekkülle karşıladı. Metanet ve sükunetini hiç bozmadı. Sofra serip dağları dolaştırdığı geniş yelpazedeki dostları da onu hiç yalnız bırakmadılar. Dünyada var olduğum müddetçe de bırakmayacağım.
DEVAM EDECEK