Sevdiğim bir yakınımı kaybettiğimde ilk aklıma gelen onun arkasından nasıl konuştuğum oluyor! Eğer önünden yani yüzüne olduğu kadar arkasından da onu başkalarına övgüyle anlatmışsam, kendi adıma huzurlu bir vedalaşma yapmış oluyorum. Fazıl’da da böyle oldu…
Köşe yazarlığına Mehmet Ali Dim tarafından adım attırıldığım(!) 1989 yılından beri Fazıl Tunç ile tanışıyoruz. Dolayısıyla onu gazeteci olarak tanıdım, titiz çalışmasına tanık oldum. Kendi asıl mesleğimden sonra ikinci kutsal uğraşım olarak gördüğüm gazeteciliğin, yıllar içindeki aşınmasını gördükçe aklıma hep Fazıl geldi. Özellikle gazetecilikten koptuğu, Alanya’nın ona çok ihtiyaç olduğu dönemde, kendisini her karşılaştığımızda darladım! Memlekette (memleket Alanya oluyor!) üç buçuk gazeteci kaldığını, mesleğine geri dönmesi gerektiğini söyledim. Söylemekle de kalmadım, her sohbet ortamında Tunç’un şehirdeki gerçek birkaç gazeteciden biri olduğunu anlattım…
Fazılla konuşmalarımızın ‘bekâra hanım boşamaktan halli’ olduğunu aslında biliyordum. Sosyal medya gazeteciliğinin icat olup mertliğin bozulmadığı o güzel ve saf günlerde (ve tabii ki de hâlâ) düzgün gazetecilik yapmak için patron gazeteciliğinden uzak durmak gerekiyordu. Bunun için de maddi gücünü ilgisiz bir finans odağı yerine, belirli bir halk topluluğundan ya da düşünce ve inanış gurubundan alan daha demokratik ve özgür çalışma ortamı ona sağlanmalıydı. Alanyalı, konforundan uzaklaşmadan Fazıl’ı övüyor ama ona maddi desteği sağlamıyordu. Nitekim Fazıl da ona istediğini sandığı koşulları hazırlayanlarla birlik olup güzel yayıncılık yaptı. Sonrasında ise dünya görüşüyle hiç uyuşmadığını zannettiğim insanların desteğiyle mesleğini sürdürme, dahası ve önemlisi yaşamını idame ettirme çabaları vs…
Fazıl Tunç gazetecilik eğitimi almadı ama karakterini mesleğine yansıttı. Yeni Alanya gazetesi onun eğitim kurumu oldu. Çok genç yaşlarda Gazipaşa’dan Alanya’ya gelip yaz aylarında çalıştığı için şehir halkını tanıdı. Dolayısıyla halkın iradesinin oluşturduğu siyasi partiler, sivil toplum kuruluşu ya da kamu hizmetlerindeki insanları rahatça sorgulayabilecek, onların sorunlarını dile getirebilecek yetiye kolayca ulaştı. Doğru sorular yöneltti, tarafsız yorumlarda bulundu. Çok rahat anlaşılan, hatasız bir yazı dili kullandı. Tabii ki zaman zaman da çalıştığı kurumun siyasi görüşüne göre tutum aldı ama o kadar çatlak su kaçırmazdı!
Taşıdığı potansiyeli, barındırdığı kişiliği yeterince yaşamına yansıtamadığını düşünmüş olmalıydı ki o anki meşgalesiyle yetinmek istemedi. Antalya’da Anadolu Ajansı Bölge Müdürü olduğu dönemde, “Açıkalın, Antalya’da büyük bir şehirde, kentte yaşadığımı hissettim!” demişti. Bu açıklama, gazetecilik de dahil olmak üzere her meslek erbabının hissedip de kendisine itiraf edemediği bir gerçeklikti. Alanya’da benzerlerinin arasında bir bilen olarak kalmak yerine, kendini geliştirmenin, daha iyileriyle sınamanın önemli olduğunu da söylemek istiyordu…
Bir diğer insani yönü de biricik oğlundan bana bahsediş şekliydi… Bir gün özel bir telefon açıp, “Feyzi Abi, çok iyi bir oğlum var, seninle tanıştırmak istiyorum” demişti. İnsanların, çocuklarının kanıtlanmamış yeteneklerini abartarak anlattığı bir dönemde oğlunun müthiş bir akademik sanatçı olduğunu söylemek yerine öncelikle iyi insan olduğunu belirtmişti. Bu çok etkileyiciydi…
Özetle; Fazıl gazetecilik yaptı… Suç ve suçlu yaratmadı. Kişilik haklarına saldırmadı. Yalan haber üretmedi. Yargıya ispiyonculuk yapmadı. Şantaja girişmedi. Gündem yaratmak için insanların gururuyla oynamadı. Bir siyasi görüşe angaje olmadı. Namusuyla yaşadı ve veda etti. Fazıl’ın Tunç’unu, geri kalanların …’unu bize bırakarak…