Deniz Hindistan cevizi

Abone Ol

EFENDİM, doğa bazen insana öyle bir ayna tutar ki, bakınca hem kendinizi görürsünüz hem de kaçırdığınız o koca ömrü. Seyşeller’in derinliklerinde bir palmiye büyür; adı Deniz Hindistan Cevizi.

​Öyle aceleci değildir bizim gibi. "Hadi hemen meyve vereyim, köşeyi döneyim" demez. Bir fidanın şöyle bir kendine gelip meyve vermesi için en az yarım asır geçmesi gerekir. Meyvesi ise dile kolay, 42 kiloyu bulur.

Şekli deseniz, hık demiş insanın burnundan düşmüş; anatomik bir mucize gibi. Ama en mühimi ne biliyor musunuz? O devasa meyvenin olgunlaşması bile 7 yıl sürer.

​Sabır ister emek ister ve en önemlisi doğru iklim ister.

​Toplumlar da tıpkı bu Deniz Hindistan Cevizi gibidir. Öyle üç yılda, beş yılda bozulmazlar; ama öyle üç-beş ayda da adam olmazlar. Hedefi uzak tepelere koyacaksın, ince ince işleyeceksin ki kökün toprağa, başın buluta değsin.

​Gelin, şöyle bir uzanalım geçmişe... 1970’lere, 80’lere, hatta 90’lara.

​O zamanlar Kemal Sunal filmleri vardı. Bizim millet Şaban’ın saflığına kahkahayı basarken, aslında o perde arkasından memleketin röntgenini çekiyordu. "Ekmek, barış, özgürlük" diyordu Şaban. "Faşo Ağa" diyordu. Gecekondu mahallelerinde müteahhitlere direnen o sıcacık insanlar, aslında bize "uyanık olun, hakkınızı yedirmeyin" diye toplumsal bilincin alfabesini öğretiyordu.

​Limon satan öğretmenler vardı Düttürü Dünya’da...

Onurlu ama yoksul, yoksul ama vakur. Seferoğulları ve Tellioğulları arasındaki o yeşil vadi kavgası, aslında bugünkü kısır siyasi çekişmelerin o günden zihnimize kazınan karikatürüydü.

​Peki ya "Bizimkiler"? Rahmetli dostum, ağabeyim Uğurtan Sayıner... Nam-ı diğer "Sarhoş Cemil". Siz bakmayın onun ekranda yalpaladığına; İktisat Fakültesi mezunuydu. Siyasete girse, maliye bakanı yapacak kalibredeydi.

Gözleri pırıl pırıldı abimin…

Dizideki "Sabriye!" nidası aslında gerçek hayattaki eşinin adıydı. Sormuştum bir gün: "Neden eşinin adını kullanıyorsun?" diye.

​"Dizide bile olsa, ondan başkasına 'eşim' diye seslenemem" demişti.

​Bugün televizyon ekranlarında dayısının eşine, yengesine göz koyanları "aşk" diye yutturanlara inat, ne asil bir duruştu o! Aşkı-Memnun’un yasak meyvesi değil, sadakatin helal lokmasıydı bizimkisi.

​O zamanlar kahramanlarımız farklıydı. Battal Gazi’ydi, Tarkan’dı, Karaoğlan’dı. Mertlik vardı, racon vardı. Şarkılarımızda bile bir zarafet vardı; "Otomobil uçar gider" derdik. Şimdiki gibi "Arabada beş, evde on beş" diye ritmik gürültülerle kulak tırmalamazdık.

​Bob Ross çıkardı ekrana, "şuraya küçük mutlu bir ağaç çizelim" derdi, memlekette ressam ordusu türerdi. Mahallelerin "devriyeleri" vardı; önü açık panolu gömlekli, İspanyol paça pantolonlu delikanlılar.

Sokaktan yabancı bir genç geçti mi, hemen sorgu başlardı: "Burada ne işin var kardeş?" Mahallenin kızı namustu, güvendi, korunurdu.

​Uzay Yolu’nu izlerken görüntülü konuşmalara gülerdik. Kara Şimşek kendi kendine giderdi de "hadi canım, hayal ürünü bunlar" der geçerdik. Meğer hepsi gerçek olacakmış. Ama biz teknolojiyi aldık da o insani dokuyu yolda mı bıraktık acaba?

​İşte toplumlar o Deniz Hindistan Cevizi gibidir efendim. Geriye gidiş de, ileriye gidiş de yavaş yavaş olur. Zor büyür, zor gelişir ama meyvesi ağır olur. İnsana benzer bu süreç.

​Ne ektiyseniz onu biçersiniz.

​Ektik, biçtik; şimdi afiyet olsun!

Esen kalın…