Yıllar sonra üniversitedeki bölümüme uğradığımda hocalarım sitem etti:
“Turizmci oldun, unuttun bizleri. Tabii arkeoloji ile de bir alakan kalmamıştır.”
‘’Hocam, hiç de öyle değil’’ dedim. “Aksine… son yıllarda en az sizin kadar kazı yönettim desem?’’
“Nasıl olur? Anlat bakalım” dediler.
“Çok güzel bir aktivite tasarladık. Otelde, mini kulüpte, çocuk misafirlerimizle “mini arkeolojik kazı aktivitesi” yapıyoruz.
Orijinal kazı kurallarımıza sadık kalmaya çalıştım. Kumumuz biraz daha yumuşak, derinlik biraz daha sığ. Malzemeler kova, kürek, tırmık, süzgeç.
Plajın bir bölümünü ayırdık. Tabii çocukların güneş altında uzun süre kalmasını istemeyiz, şemsiyelerimiz de hazır.
Alanı metrekarelik “açmalar” şeklinde şeritlerle böldük. Ve koordinatları isimlendirdik: A1, A2… D3, D4… F5, F6…
Girişi alçıdan iyon tarzı sütunlarla donattık. “Antik kente giriş’’ havası yarattık. Ve en üste otelin adı ile “Antik …Kentine Hoş Geldiniz” yazdık.
Daha önce mini kulüp animatörlerimizin özenle açma alanlarının içine gömdüğü objeleri buluyor çocuklar. Mini kulüp elemanının elinde, hangi objenin hangi açma alanında ve tam olarak neresinde olduğunu gösteren bir çizelge oluyor. Tabii animatörlerimizi insaflı olmaları ve objeleri çok derinlere yerleştirmemeleri konusunda uyarıyoruz. Sonuçta misafirlerimiz kumda oynanan kova, kürek ve tırmıklarla çalışıyorlar. Onlara acele etmemelerini, hafif ve yumuşak çalışmaları gerektiğini söylüyoruz. Çünkü tarihi eserin zarar görmemesi gerekir, değil mi…
Önce yüzey çalışması yapan çocuğun yüzünde “Acaba bir şey bulacak mıyım?” endişesi oluyor. Derine indikçe, bir sertlikle karşılaştığında, heyecanını görmelisiniz.
Bulduğu objeyi sevinçle bağırarak kazı başkanına götürüyor. Kazı başkanı yani mini kulüp şefimiz, objeyi dikkatle inceliyor:
“Müthiş bir buluş, bu bir dönüm noktası. Çok anlamlı, tebrikler!” diyerek envantere işliyor. Yer, zaman ve arkeoloğun adını kaydederek.
“Tamam da, çocuklar ne buluyor bu kazılarda?” diyerek heyecanlı anlatımımı frenledi hocam.
“Animatörlerimizin açmalara önceden yerleştirdiği objeler, örneğin; birkaç küçük amfora, bir diadem (alınlık), birkaç sikke, küçük bir heykel başı, terakota figürinler, fibula (çengelli iğne), kolyeler, kandil, Kırmızı Hitit Seramiği kaseler, tabak ve tepsi parçaları, unguentarium (parfüm/yağ şişeleri), hatta çivi yazılı tabletler…
Biliyorsunuz, bölge çeşit açısından çok zengin. Ve tüm bu imitasyon objeleri turistik hediye dükkânlarında bulmak mümkün. Dükkânlardan özellikle “defolu” olanları istedik. Ne de olsa hasarlı olması aktiviteyi daha da gerçekçi kılacaktı. Evden getirdiklerim ise zaman zaman ev halkı ile aramda kriz yaratsa da çok işe yaradı, sonraları heyecanıma ortak oldular.
Çocuk misafirlerimiz mutluluğunu önce arkadaşlarıyla, sonra ailesiyle paylaşıyor. Kazı ilerledikçe buluntular birikmeye başlıyor. Objeler yıkanmak üzere bir masada toplanıyor.
Sonra alana çekilen bir hortum devreye giriyor. Su değdikçe kum akıyor. Ve objeler… biraz daha ortaya çıkıyor.
Final… sergi alanında.
Akşam büfesinde, girişe yakın bir alanda objeler sergileniyor. Önünden geçen misafirler merakla inceliyor. Objelerin yanında daha önce farklı dillerde hazırladığımız tanıtım tabelaları var. Örneğin:
AMPHORA (ANFORA)
Antik dönemde sıvı ve kuru gıdaların taşınması ve depolanması için kullanılan iki kulplu seramik kaptır.
Genellikle zeytinyağı, şarap, balık sosu ve tahıl taşımasında kullanılmıştır.
M.Ö. 8. yüzyıldan Roma dönemine kadar yaygın olarak rastlanır.
Akdeniz çanağı boyunca özellikle Antalya, Alanya ve Ege bölgesi buluntuları arasında en karakteristik örnektir.
Kazı aktivitemiz sırasında Arkeolog Deniz tarafından bulunmuştur.
Tabii, hangi milletten olursa olsun, çocuk çocuktur.
Önce: “Ben buldum, şimdi bu benim mi oldu?” sorusu akıllara geliyor doğal olarak.
İşte burada da bir bilinç aşılama devreye giriyor. Sizlerin bize daha önce aşıladığı… Kazı alanlarını gezerken hatıra olarak bile herhangi bir parça almamıza izin vermezdiniz ya, biz de şöyle diyoruz:
“Evet, bu senin başarın. Ama her arkeolojik buluntu ait olduğu yerde kalmalı, müzede sergilenmelidir ki diğer çocuklar da bu bilgileri edinebilsin. Bulduğun obje ile otel fotoğrafçısının hazırlayacağı çerçeveli fotoğrafın hediyemizdir. Tabii mini arkeolog sertifikası ve arkeoloji kulübüne üyelik madalyamız ile birlikte.”
Aktivitemiz sezon boyu yeni misafirlerimizle devam ediyor. Ama “rutin” kelimesi, bizim sözlüğümüzde yok. Mini kulüp şefimizle frekansımızın tam olarak tuttuğu nokta da bu.
Bir süre sonra: “Aktivitemiz şimdiye kadar gayet güzel gitti. Peki nasıl geliştirebiliriz?” diye geldi ofisime.
“Düşün bakalım bir şeyler” dedim.
“Müdürüm, arkeolog olan sizsiniz, hadi renklendirin bizi biraz daha” dedi.
“Peki” dedim. “Şimdi çocuklar objeleri olduğu haliyle buluyor ya, istersen bir gün önce biraz çamura bulayıp kurutalım. Önce kaba bir parça bulunsun ve fırçalama işlemi devreye girsin. Bunun için boya fırçaları yeterli olur sanırım. Sabah kazı, öğleden sonra atölyede fırça ile temizleme ve objeyi ortaya çıkarma…”
Söylediklerimi not alıyordu.
“Başka? Ne yapabiliriz?” diye devam etti.
Okul yıllarına döndü hafızam bir an için.
“Biz bulunan objelerin çizimlerini de yapıyorduk, milimetrik kâğıtlara. İstersen çocuklar da resmini yapsın, bu da aktivitenin devamı olur” dedim.
“Harika!” dedi. “Başka başka?”
Hafiften daralmaya başlamıştım.
Seramik tabaklardan birini aldım ve yere bıraktım. Beş parçaya bölündü. Şef şaşkınlıkla izliyordu.
“Her obje tek parça bulunmuyor tabii. Çoğu da böyle... Bir araya getirmek ve tamamlamak da bize düşüyordu. Bazı objeleri böyle parçalar halinde gömüp, bulunduktan sonra tamamlatabiliriz. Puzzle gibi. Çok zevkli olacaktır. Ama unutmayın, bu parçaların kenarlarını mutlaka zımpara ile yumuşatın, kesiğe sebep olmasın” dedim.
“Tamam, anladım. Hemen başlıyorum uygulamalara” dedi.
Aktivite bu çeşitlenmeler ile de yaz boyu sürdü, büyüdü, derinleşti. Onlarca anı, bilgilenme ve dolu dolu geçen zamanlar çocukların hafızalarına kazındı.
Her şey yolunda gidiyordu ki mini kulüp şefimiz bir gün tekrar kapımı çaldı:
“Müdürüm, bir sorunumuz var”… Aklımdan onlarca şey geçti bir anda…
“Ne oldu, nedir sorun?” dedim.
“Mini arkeolojik kazı aktivitemiz sorunsuz devam ediyor. Ancak çocukların velileri… Anne babalar… ‘Biz de yan tarafa bir alan istiyoruz, yönetimle konuşsanız’ diyorlar” dedi.
“Büyüklere mi!? Yok artık, siz beni kaçak kazıdan tutuklatacaksınız galiba” dedim.
Tabii ki bu bir memnuniyet göstergesiydi. Jestlerini kabul edip teşekkür ettik.
Aynı aylarda çevre duyarlılığı için Avrupa temsilcisi bir denetçi tesise ziyarete geldi. Gelişinden önce, haberi gelmişti. Denetlediği otellerde nasıl kök söktürdüğü, sertifikaları nasıl iptal ettirdiği efsanesi yayılmıştı komşu otellerde…
Önce ofiste ağırlamak istedim. Kahvelerimizi içerken:
“Anlatın bakalım… Tarih, çevre, doğa, kültür ve sanat ile ilgili neler yapıyorsunuz?” diye sorularına başladı. Nedense ilk olarak bu aktivitemiz geldi aklıma.
Heyecanla ve galiba biraz da uzun uzun mini arkeolojik kazı çalışmamızı anlattım. İlgiyle dinledi.
Sohbetin sonunda kalkıp otelin teknik bölümlerini dolaşacağımızı düşünürken şöyle dedi:
“Vaktimizin büyük bölümü sizi dinlerken geçti. Bazen en iyi denetim, zihniyeti anlamaktır. Bu zihniyette yönetilen bir otelin denetimime pek de ihtiyacı yok. Size başarılarınızın devamını dilerim. Beni bilgilendirmeniz yeterli.”
Değerli Yöneticiler...
Çocuklara arkeolojiyi sevdirin. Çünkü onlar sadece geleceği değil, geçmişi de taşıyacaklar.
Kil tabletlerin yerini elektronik olanlar, hiyeroglifin yerini emojiler alsa da, insanın geçmişi öğrenmeye dair merakı hiç bitmeyecek.