GELENEKSEL
toplumlarda çalışma; insanlar için yaşamın devamlılığını sağlayan temel aktivitelerden biri olmaktadır. Bu tür toplumlarda; toplumsal yaşam, ekonomik hayat, aile hayatı, bireylerin sosyal ilişkileri ve hatta insanların sahip olduğu özel mülkler, çalışma hayatına bağlı olarak belirlenmektedir. Bu nedenle insanlar; insan olmanın gerektirdiği bir takım sosyal ihtiyaçları dahi ikinci plana atarak, asgari bir ücret karşılığında, çoğu zaman kötü çalışma şartları altında ve uzun çalışma saatleri içerisinde çalışmayı sürdürmektedir. Bu durum; insanların çalışma eylemini, yaşamlarını sürdürebilmek için bir zorunluluk olarak algılamaları ve toplumda kabul görecekleri bir statüye sahip olabilmenin alternatifsiz yolu olarak düşünmelerinin bir sonucu olmaktadır. Ancak insanın, sosyal bir varlık olarak yaratıldığı, ne yazık ki unutulmaktadır. İnsanoğlu temel ihtiyaçların yanı sıra, sosyal ve kültürel ihtiyaçlara da sahiptir ve devletler; çalışma hayatını, bireylerin bu tür ihtiyaçlarını karşılayabilmelerine olanak sağlayacak bir şekilde düzenleme hususunda, birinci dereceden sorumlu olmaktadır. Nitekim bir toplumun huzuru ve refahı, o toplumdaki maddi kaynakların durumu ve ekonominin genel seyri kadar, vatandaşların sosyal ve kültürel hayata katılımları ile de yakından ilgili olmaktadır. Hatta bazen iş öyle bir boyuta gelebilmektedir ki, ihtiyacı olan sosyal haklardan mahrum kalarak, yeterli düzeyde hayat tatmini sağlayamayan bireyler, ekonomik düzen içerisinde, bütün bir iş akışını sekteye uğratabilmekte hatta durdurabilmektedir. Kaldı ki Bursa’da; metal sektöründe faaliyet gösteren bir fabrikanın emekçileri tarafından başlatılmış olan, iş bırakma eylemi, bunun en çarpıcı örneklerinden bir tanesidir. Yalnızca hakları olanı arayan bu insanlar, Uluslararası Çalışma Örgütünün(ILO) üzerinde bilhassa durduğu, insan onuruna yakışır iş kavramını, gündemimize taşımaktadır. Fakat ne yazık ki; ülkemizin, insan onuruna yakışır iş yaratabilme kabiliyetinin ne denli düşük olduğu ve çalışma hayatındaki aksaklıkların ve denetimsizliklerin hangi boyutlara ulaştığı, metal işçileri aracılığı ile bir kez daha gözler önüne serilmiştir.
Dünya üzerinde hiçbir ülkede, hiçbir birey, doğuştan sahip olduğu bir takım hakları elde etmek için savaş vermemelidir! Özellikle ülkemiz gibi; istihdamın başlı başına bir sorun kaynağı haline gelmiş olduğu ülkelerde çalışma hayatı, son derece büyük bir titizlik ile düzenlenmeli ve denetlenmelidir. Beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçların yanı sıra insanlar için; sosyal hayata daha fazla katılım sağlayabilecek çalışma şartları oluşturulmalı, yan haklar düzenlenmeli, çalışma hayatı içerisinde işçilerin, can güvenliği sağlanmalıdır. Hepsinden daha önemlisi ise, insanları çalışma hayatı içerisinde adeta bir meta olarak gören zihniyet, bir an evvel köreltilmelidir. İnsan, yalnızca maddi amaçlara hizmet eden bir varlık değildir ve olmayacaktır. Bu nedenle gerek asgari ücretlerin belirlenmesi gerekse aktif ve pasif istihdam politikalarının oluşturulması esnasında, bu düşüncenin göz önünde bulundurulması ve çalışma yaşamının, yine bu felsefe doğrultusunda düzenlenmesi şarttır. Ancak o zaman emek piyasamız, uygar medeniyetler seviyesine bir adım daha yaklaştırılmış olabilecektir.