YILAN
hikayesini bilirsiniz, sonu bir türlü gelmez, uzadıkça uzar.
Bir saray hikayesinin bir yılan hikayesi gibi uzadıkça uzamasına ve sonunun gelmemesine, bu hikayeye bir nokta konulmamasına ne demeli?
Saray hikayesinin yılan hikayesine dönmesi daha ilk adımla, temele vurulan ilk kazmayla başlıyor.
Atatürk Orman Çiftliği arazisi içinde büyük bir inşaat başlamıştı, fakat kimse bunun ne için yapıldığını bilmiyordu.
"Başbakanlık Binası" deniliyordu ama ortada başbakanlık için böyle bir binalar topluluğuna ihtiyaç da yoktu.
Devlet yapıları öyle birdenbire başlamaz, değişik birimlerde ihtiyaç tespiti onaylanır, projelendirilir, yatırım programına alınır, bütçe ayrılır, ihaleye çıkarılır ve nihayet inşa edilir.
Burada bu süreçlerin hiçbiri işlememiştir ama büyük bir proje inşa edilmektedir.
Bu yapının niçin yapıldığı gizli tutulmuştur, her şey el altından yapılmış, harcamalar dahil her şey ''devletin normal süreçlerinin dışında ve denetimden uzak'' tutularak gerçekleştirilmiştir.
Bir başka konu, araziyle ilgili, bu arazide böyle bir inşaat yapmak yasal olamaz.
Arazi Atatürk'ün ve bu konuda vasiyeti var, arazinin nasıl kullanılacağı belli, vasiyeti yok sayamazsınız.
Türkiye'de ruhsatsız inşaat yapmak suçtur, bu inşaatın ruhsatı yok, ruhsat almayı düşünen de yok, yani ''ruhsat da neymiş?'' havasındalar.
Mimarlar Odası, yapılan yasadışı uygulamalar için mahkemelere giderek gerekli yasal kararları almasına karşın, mahkemelerin verdiği kararları uygulayan da yok.
Bu yapı için Türkiye Cumhuriyeti yasaları hiçe sayılmıştır, yasalar bizzat yasaların uygulamasını sağlamakla görevli kişilerce uygulanmamış, ihlal edilmiş, suç işlenmiştir, devletin egemenlik hakkı tanınmamıştır.
Sarayın büyüklüğü tartışılmıştır, kimse kaç odası olduğunu bilmemektedir.
Cumhurbaşkanı bile ''Bin küsur odası var'' demektedir. Buna gerek var mı, yok mu bir tarafa, yapılanların normal olduğunu anlatmak için verdikleri İngiltere sarayı örneği, İngiliz yöneticilerce yalanlanmış, verilen bilgilerin gerçek olmadığı açıklanmıştır.
Ülkede yüzlerce kişi "danışman" kadrosuyla saraya yerleştirilmiş, devlet kesesinden beslenen bir danışmanlar ordusu inşa edilmiştir.
Böylesi savrukluk ve devlet kesesinden harcama lüksünü ülkemde ne kimse hayal etmiş, ne de kimse yaşamıştır. Devlet hazinesinden beslenen, Türkiye Cumhuriyeti'ne değil fakat Cumhurbaşkanı'na bağlı, kendisini ölümüne savunmaya hazır bir danışman ordusu da sarayı meşru kılmaya yetmemiştir.
Sarayın mimarisi ve kullanılan malzemelerin maliyeti hakkında çok konuşulmuş, arkası kesilmeyen iddialar oraya atılmış, fakat hiç bir iddia ciddiye alınıp gerçeğin ne olduğu konusunda açıklama yapılmamış, aksine, açıklamadan kaçınılmış, ya da polemik konusu yapılarak bundan kurtulmaya çalışılmıştır.
Kendisine mail olan kişiler saraya davet edilerek onların görüşünün arkasına saklanılmış, örneğin Hülya Avşar adında bir kadın ''Saray saray diyorlar, ayol benim evim kadar bile lüks değil'' demekten utanmamıştır.
Bir başka unutulmaz açıklamayı da, fırıldak misali dönen bir zat yapmıştır.
Sarayda yine özel olarak seçilmiş kişilere özel bir yemek verilmişti.
Bu yemek hakkında o kadar konuşuldu ki, fırıldak, diğer adıyla Jöleli, bu konuda televizyonda, halkın gözüne baka baka ve hiç utanıp sıkılmadan şöyle cevap vermiştir; "O yemek masası suntadan yapılmıştır, yemek suntanın üzerinde yenmiştir."
İnsan ancak bu kadar arsız, utanmaz ve yalancı olabilir.
Sözün burasında bir hakkı teslim etmeliyim.
Mimaride Selçuklu Türk mimarisi öğelerinin ve bezemelerinin kullanılmasını takdir ediyorum, doğru bir davranış olmuştur.
Hayatın her alanında köklerimizden beslenmeyi, değerlerimizi yeniden yorumlamayı, böylece her dem taze ve kendimiz olmayı başarmalıyız.
Saray, halkın gözünde hiç bir zaman resmi bir devlet yapısı, yasal bir bina, saygı uyandıran bir proje olmadı, olamadı.
Kimi "Aksaray" derken kimi de "Kaç'Aksaray" dedi.
Bu yapı her ne kadar fiilen Cumhurbaşkanı tarafından kullanılan bir yapı olsa da, kullananlarca adına ''Cumhurbaşkanlığı Sarayı'' değil, fakat "Külliye" denilmektedir.
Külliye, Osmanlı dönemimize ait, cami, medrese, imarethane, çarşı, çeşme gibi birimlerden oluşan yapılar topluluğuna verilen isimdi.
Cumhuriyet döneminde bu tür yapılar yapılmadığından günlük dilimizde kullanılmaz olmuştu.
Bu tanımlamadan anlaşılıyor ki, yapı Cumhurbaşkanlığı Sarayı olmasının da ötesinde, bizim bilmediğimiz bir amaca hizmet etmek üzere inşa edilmiştir ve bunun ne olduğu konusunda kimseye bir açıklama yapılmasına gerek görülmemektedir.
Osmanlı sultanları halka karşı sorumluluk taşımazlardı, gönülleri neyi isterlerse yapma hakkına sahipti.
Osmanlı sultanları da aynen böyle davranırlardı.
O'nlar, Allah'ın yeryüzündeki gölgeleriydi, milyonlarca vatandaş kul sayılıyordu ve hiç bir sultan hiç bir kuluna karşı sorumlu değildi.
O kadar ki, sultanın baş veziri bile olsanız, sultanın isteği üzerine Bostancıbaşı'nın ellerinde hayatınız bitiverirdi.
Sultanla birlikte saatlerce sohbet edebilir ama o sohbetin ardından canınızdan olacağınızı bilmezdiniz.
Saray bir kamu binası, ülkenin cumhurbaşkanlığı yapısı niteliğini kazanmadı ve kazanamayacak görünüyor.
Bugün itibarı ile geldiği yer ''Cumhurbaşkanlığı Sarayı'' değil, ''Beştepe Külliyesi'' ya da ''Recep Tayyip Erdoğan'ın sarayıdır.''