Günlerdir içimde birbirine karışan iki yas var.
Biri kişisel…
Biri toplumsal…
Biri kaybettiklerimin sessizliği…
Diğeri yitip giden canların ardından içimize çöken ağır soru işaretleri.
Bu süreçte çok şey düşündüm.
Bağımlılıkları…
Aileyi…
Eğitim sistemini…
Öğretmenleri…
Adaletin kayan şirazesini…
Evet, bunların hepsi konuşulmalı. Hatta yüksek sesle konuşulmalı.
Ama bir mesele var ki, çoğu zaman gözümüzün önünde durduğu halde bakıp geçiyoruz:
Bize yıllardır öğretilen “başarı” tanımı.
Başarı ne zamandan beri sadece daha çok kazanmak oldu?
Ne zaman iyi bir insan olmaktan, vicdanlı olmaktan, huzurlu olmaktan çıkıp; makam, para, statü yarışına dönüştü?
Çocuklara daha küçük yaşta ne öğretiyoruz?
Daha yüksek not al.
Daha öne geç.
Daha iyisini yap.
Yetmez, biraz daha.
Peki ya yapamazsa?
İşte tam orada, içine o sessiz zehir akıyor:
“Ben yetersizim.”
O duygu büyüyor.
Altından kaygı çıkıyor.
Öfke çıkıyor.
Kırgınlık çıkıyor.
Ve bazen, çok daha karanlık şeyler…
Tesadüf mü bu tip kırılmaların en çok rekabetin kutsandığı sistemlerde yaşanması?
Hiç sanmıyorum.
Evinde kıyaslanan…
Okulda etiketlenen…
Sürekli “başarılı olanlar” ve “geride kalanlar” diye ayrılan çocuk, gün geliyor kendini başka yerde kanıtlama ihtiyacı hissediyor.
Bazen yanlış gruplarda…
Bazen tehlikeli aidiyetlerde…
Bazen öfkenin içinde…
Çünkü görülmek istiyor.
Çünkü değerli hissetmek istiyor.
Çünkü “sen yeterlisin” diyen bir ses duymaya ihtiyaç duyuyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
İnsanları hâlâ;
Unvanıyla,
etiketiyle,
parasıyla,
dış görünüşüyle tanımlıyoruz.
Ve sonra gençler neden bu kadar kırılgan diye şaşırıyoruz.
Belki sorun gençlerde değil…
Belki sorun, onlara sunduğumuz başarı putunda.
Belki yeniden düşünmemiz gereken şey; çocuklarımızın ne kadar başarılı olduğu değil, ne kadar sağlam bir ruhla büyüdüğü.
Şapkayı önümüze koyup şunu sormanın vakti gelmedi mi?
Başarı dediğimiz şey, insanı eksiltmeye başladıysa…
O gerçekten başarı mı?