Avrupa kıskançlığından açıklamıyor!

Abone Ol

ÖZAL’LI yıllardı. 1987 yılında, yani bundan neredeyse kırk koca yıl önce, televizyon ekranlarından evlerimizin başköşesine bir yasanın reklamları çivi gibi çakılıyordu.

Türkiye, henüz cep telefonuyla tanışmamış, internetin esamesi okunmayan ama umut satma konusunda dünya markası olmaya aday bir ülkeydi. Reklamlar bangır bangır bağırıyordu: "Süper emekli ol, hayatın boyunca krallar gibi yaşa!"

​Formül basitti; emekli olurken yılların emeği olan o kutsal kıdem tazminatını devletin şefkatli kollarına bırakacaktın, karşılığında da ömrünün sonuna kadar yüksek maaş alacaktın. Kâğıt üzerinde vaat edilen cennetti.

​Bizim Bahattin Abi’ye de pek cazip gelmişti bu parlak fikir. Dedim ki; "Yapma Bahattin Abim, al kıdemini, git köşede mis gibi bir daire al, alırsın kiranı geleceğin garanti altında olur."

Ama ne çare…

Reklamın büyüsü hayatın realitesini tek celsede yendi; Bahattin Abi sistemin cazibesine kapıldı ve tescilli bir "süper emekli" oluverdi.

​Aradan yıllar geçti; kıdem tazminatları enflasyon canavarının karnında güme gitti, maaş derseniz koskoca deveden geriye kala kala kuşa çevrilmiş bir tüy kaldı. Krallar gibi yaşayacak olan süper emekliler, kendilerini pazar tezgahlarının akşam ucuzluğunda sıra beklerken buldu.

​Dün sabah yine aynı filmi izledik. Malumunuz, daha birkaç gün önce otoyollara, ihtişamlı köprülere, şehir hastanelerine okkalı zamlar yapıldı ya; insan haliyle, belki bu sefer aynada kendimizi görürüz diye umutla bekliyoruz.

​Ve sahneye TÜİK çıkıyor. Hani şu enflasyon sepetinde hangi ürünlerin olduğunu yıllardır bir devlet sırrı gibi saklayan, mahkeme kararına rağmen adeta bir savunma refleksiyle "Avrupa’da hiçbir ülke bu sepeti detaylıca açıklamıyor" deyip derin bir sessizliğe gömülen o meşhur kurumumuz. İnsanın gülesi geliyor; yahu, Avrupa’da ortalama yıllık enflasyon oranı bizim iki aylık mutfak masrafımızın artışı kadar zaten, adamlar sepetin içinde neyi saklasınlar?

​Eski bir köşe yazımda da yer vermiştim; o dönemler bu ülke gerçekten şeffaftı, çarşıda ne görüyorsan kâğıtta da onu okurdun.

Sırf o dönemki gazetecilik merakımdan araştırmıştım; o sepetin demirbaşları arasında çamaşır mandalı, çalı süpürgesi, bir de şaka gibi "üzüm sepeti" vardı.

​Enflasyon sepetinin içine bir de "üzüm sepeti" koymuşlar. Muazzam bir zekâ!

Tıpkı Rusların meşhur matruşka bebekleri gibi; açtıkça içinden daha ufağı çıkıyor.

​İşte tam da bugün, bu ülkenin emekli maaşları, her altı ayda bir açılan ve her açıldığında altından daha küçüğü, daha kuşa dönmüşü çıkan o uğursuz matruşka bebeğine benziyor.

​Buradan bugün itibariyle 20 bin lira emekli maaşı alıp da sevinen dostlara ciddi bir kötü haberim var; eğer bu memlekette başınızı sokacak bir eviniz yoksa, kiralarınız o çok sevindiğiniz maaş artışınızdan çok daha büyük bir hızla zamlandı.

Matruşkanın son bebeği cebinizde eriyip gitti bile.

​Ama yine de ruh sağlığımızı bozmamak lazım. Belki de betona gömülmüş apartmanların, sonu gelmeyen faturaların esiri olmak yerine, kıl çadırlarda yaşayan asil atalarımızın yolundan gitmeliyiz.

Ne kira derdi kalır ne doğalgaz faturası, gül gibi geçinir gideriz.

​Gerçi biz yine de bir şekilde gidiyoruz, yürüyoruz, hayatta kalıyoruz ama…

Hangi yoldayız, ne haldeyiz, orasını inan hiç bilmiyoruz.

Esen kalın…