ALANYA, geçtiğimiz pazar günü aniden bastıran yağışla birlikte adeta felç oldu. Yollar sularla kaplandı, birçok mahallede elektrikler kesildi.
Ne yazık ki bu sahneler ne ilkti ne de son olacak. Önce mahalleleri kurup, yolu ve altyapıyı sonradan hatırladığımız sürece, bu manzaralar bizim değişmez rutinimiz olmaya devam edecek.
Ancak bu kez bir detay dikkatimi çekti: Rögarın içinden çıkan o çuval manzarası.
nsan düşünmeden edemiyor; acaba turizmde bizimle yarışan rakip ülkelerin ajanları mı gelip o çuvalı oraya attı?
"Ah bu dış güçler!" diyoruz ya hep...
Vallahi var oldukları söyleniyor ama kilometrelerce uzaktan gelip, o rögarı çuvalla kapatacak kadar "ince" düşüneceklerine pek inanmıyorum. Bu, ancak başka bir aklın ya da akılsızlığın ürünü olabilir.
Zira bir eylemin işe yaraması için; önce yağmurun ne kadar yağacağını ve suyun debisini analiz etmek lazım. Mesela, tüm gazetecilerin rıhtımda olduğu bir günde, o pet şişelerin ve çöp yığınının orada olmasını zamanlamak, muazzam bir teknik hesap gerektirir!
Dalga yönü, rüzgâr hızı ve kütle ağırlığı...
Bunu dışarıdan birinin gelip yapması mümkün değil, çünkü böyle bir "operasyonun" Ar-Ge çalışması bile yıllar alır!
Cumartesi günü 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü vesilesiyle rıhtımdaydık. Belediye Başkanımız, kıymetli yöneticilerimiz ve parti temsilcilerimizle bir araya geldik. Kızılkule’nin karşısında denize sırtımızı verip bir hatıra fotoğrafı çektirdik. İyi ki de sırtımızı dönmüşüz...
Çünkü yüzümüzü döndüğümüz o güzelim deniz, deterjanımsı beyaz köpükler, yüzen pet şişeler ve kapaklarla doluydu.
Pazar günü ise dostum İbrahim aradı; "Hazır doğum günün, gel seni şöyle yaylaya doğru bir geziye çıkarayım" dedi. Çıktık... Bir yanda dolu, ardından hafif kar taneleri ve alabildiğine dumanlı dağlar. Manzara, karın yeri kapladığı noktalarda müthişti. Ancak yol kenarları bildiğiniz gibi: Yemiş ambalajını savurmuş, içmiş şişesini fırlatmış...
Orada sular merkezi yerlerdeki gibi yolları doldurmamıştı. "Su akar yolunu bulur" sözü bir kez daha tescillendi.
Madem su biz insanlar olmadan da yolunu buluyor, o halde bizim caddeleri neden sel basıyor? İşte bu sorunun cevabı da ince hesaplar gerektiriyor. Ve o ince hesaplar, maalesef hesap makinesi olmadan, ya da "başka hesapları" iyi bilmeden yapılamıyor…!
Yolculuğumuz devam ederken bir yerde durduk.
İçerisi kalabalıktı ama bizim asıl ilgimizi tezgâhtaki mantar çekti. "Bir kilo pişirebilir misiniz?" diye sorduk. "Müşteri çok, az olsaydı pişirirdik" cevabını alınca, biz de müşterisi az olan bir yer aramaya koyulduk. Ve bulduk; sağ olsun Dimli bir kardeşimiz pişirdi, servisimizi yaptı.
Çay faslında sordum: "İşler nasıl?"
"Abi Allah’a şükür idare ediyoruz ama bir türlü rahat vermiyorlar" dedi. Nedenini sorduğumda ise sürekli şikâyet edildiklerini söyledi.
te tam burada kafam karıştı... O derme çatma yeri şikâyet eden "hassas" vatandaşlar biz isek; o yol kenarlarına çöpleri atan kim?
Hadi çöpleri biz attık; bu kadar duyarsız isek, derme çatma yapılar konusundaki bu kuralcılığımız ve hassasiyetimiz nereden geliyor?
Kendi elimizle tıkadığımız rögarların faturasını ajanlara kesmeden önce, doğaya ve birbirimize karşı olan bu tezatlığımızı sorgulamamız gerekmiyor mu?
Kafam karıştı, yazayım istedim.
Hepsi bu...
Esen kalın…