banner516

banner470

banner452

banner449

banner481

banner472

Güzel ahlaklı olmak

İhlâs, sadakat, vefa, gıybet etmeme, su-i zanda bulunmama, kibirden uzak kalma gibi hasletler, her mü’minin, hayatına hâkim kılmak zorunda olduğu esaslardır

YAŞAM 26.07.2014, 17:28 25.07.2014, 16:30
 Güzel ahlaklı olmak
banner404
KİBİRLE imanın bir kalpte birlikte bulunamayacağını Allah Resulü buyuruyor. Ancak bu özellikleri kazanıp güzel ahlak örneği haline gelebilmek de kolay bir iş değil. ‘Ahlâk-ı âliye’ de denilen bu güzel hususiyetlerin hayata intikali, insanların fıtratı ile bütünleşmesi, çok uzun bir süreç istiyor. Bu süreçteki en önemli şey, azim ve kararlılıktır. Ne olursa olsun hedeften asla şaşmamak ve menzil-i maksuda ulaşmak için samimiyetle gayret göstermektir.

Mesela ihlâs, namaz kılan hemen herkesin sabah-akşam dualarında istediği bir hususiyettir. “Allah’ım beni ihlâsa eren veya ihlasa erdirdiğin kullarından eyle” hemen her gün çoklarımızın tekrar ettiği dualardandır. Ancak, biz bu isteğimizde acaba ne kadar samimiyiz? Allah’a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulûsu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? İhlâsın bir başka derinliği olan Allah’ın rızasını ne kadar talep ediyoruz? Sözlerimizle durmadan talep ettiğimiz bu şeyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz?
Evlenirken, çocuk talep ederken, iş tercihlerimizde Allah’ın rızası ne kadar belirleyici oluyor? Nefsin arzularına rağmen “Ne olursa olsun ben rıza-yı bâriyi tercih ediyorum” diyebiliyor muyuz? Hatta ‘rızâ’ mertebesini, cennete tercih edebiliyor muyuz? Bu çerçevede benzer soruları uzatabiliriz. Eğer dünyevî veya uhrevî meselelerimizin bütününde, ihlası ve rızayı tercih edemiyorsak ve kavlen istediğimiz hususların fiilen de peşinde değilsek, hiç şüphesiz Allah’a karşı saygısızlık yapıyoruz demektir. Buna, Allah’a karşı yalan söylemek veya son zamanlarda çok kullanılan bir tabirle Allah’la aldatmak manasına “kezibalâllah”ın içinde bulunmak da diyebiliriz. Hâlbuki bu son husus, “Allah’a karşı yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?” ayeti ile küfre denk tutulmuştur.

Allah’ın rızası, dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyle tartılamayacak kadar büyüktür. Dünyalık her meselemiz, evliliğimiz, evimiz, barkımız, mesleğimiz, kariyerimiz, iş planlarımız, hedeflerimiz, yabancı dil öğrenme gayretlerimiz, kıdemimiz vs… Hepsi Allah rızası eksenli ele alınmalıdır. O (C.C.) razı ise bizim vehimlerden, nefsaniyetten, maddeden, cisimden beslenen önceliklerimizin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Öyleyse biz de, ayaklarımızın dibinde olması gereken bu meselelerle, Allah’ın rızasını aynı seviyede tutmamalıyız. Muhterem Hoca efendi’nin çok tekrar ettiği gibi “Dünyaya dünya, ukbaya da ukbâ kadar, yani dünyevî meselelere o kadar, uhrevî meselelere de gereği kadar değer vermeliyiz.”

Güzel ahlâkı fıtrata mâl etmenin önemli vesilelerinden biri de bu esasları dualarımızda yâd etmekten hiçbir zaman vazgeçmemektir. Dua, her türlü hedefin yakalanmasında en müessir unsurdur. Bir kısım hususiyetleri kalıcı bir şekilde kendine yerleştirmek isteyen insanın gayreti kadar duası olmalıdır ki, neticeye ulaşabilsin. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve “Her şeye gücü yeten Birisi’ne” sığınma ihtiyacını hissettirir. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah (C.C.) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.

Duaların bizlere hedef vermesi ile alâkalı asr-ı saadetten bir misali zikretmekte fayda var. Allah Resûlü (S.A.V) bir gün mescidde Ebû Ümame el-Bâhilî’yi, gayet sarsık şekilde otururken görür. Sebebini sorduğunda “Fakirlik, yâ Resûlallah!” cevabını alır. Bunun üzerine Efendimiz (S.A.V) ona şu duayı öğretir: Mealen; “Allah’ım tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların bana galebesinden Sana sığınırım.”

Nebiler Serveri’nin öğrettiği bu kısa duadaki cümleleri tek tek ele alacak olursak, efendimizin duayla birlikte muhatabına bir kısım hedefler verdiğini de görürüz. “Allah’ım tasadan, gamdan, hüzünden Sana sığınırım.” diyor duanın ilk kelimelerinde. Tasa, gam ve hüzünden Allah’a sığınan bir insan, acaba yan gelip yatar mı? Kendini, tasa ve hüzne sevk edecek şeylere kaptırır mı? Burada muhataba aynı zamanda “Kalk, seni tasaya, hüzne sevk eden bu haletten kurtulmak için gayret göster!” demiyor mu?

İkinci kelimede “Tembellikten ve acizlikten Sana sığınırım.” buyuruyor. Fakirlik deyip bir kenarda -velev ki bu bir mescid de, hatta Mescid-i Nebevî bile olsa- oturmak ve elâlemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik değil midir? Müslüman’a yakışan ümitsiz ve aciz bir şekilde başkalarından gelecek yardımı beklemek midir, yoksa helal lokmanın en büyük izzet vesilelerinden olduğunu bilerek çıkıp ekmeğinin peşinden koşmak mıdır?

“Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım.” derken de, fakirliğin ardından çalıştıktan sonra kazanılan malın elden gidebileceği korkusuyla cimriliğe sapmamayı salık veriyor. Hem korkudan hem de cimrilikten sakındırıyor. Ve son olarak “Borç altında kalmaktan ve insanların baskısından (galebesinden) Sana sığınırım.” buyuruyor. Taşıyamayacağı yükün veya ödeyemeyeceği borcun altına girmeme de gönül huzuru adına önemlidir. Böylece kişi insanların baskısından da kurtulmuş olur. Görüldüğü gibi bu duanın bütün öğeleri, fakirlikten mescide sığınan bir insana, ondan kurtulma yolları göstermenin yanında aynı zamanda hedefler de veriyor. Artık bu safhada kula düşen, dua ettiği şeyleri fiiliyata dökmek oluyor.

Demek ki, güzel ahlâkın unsurları ile bezenmeyi kavlen istemek kadar, onları hayata geçirmede yapılması gerekli olan fiiller de çok önemlidir. Bu ikisi, bir bütünün parçalarından ibarettir. Ve dua, birçok açıdan yeri başka bir şeyle doldurulamayacak önemde bir kuvvettir.

Yorumlar (0)